Kadın

Cinnet, Töre ve Öldürme Ritüelleri

Medine Memi ve Töre Cinayetleri

Hocaların hocası, sevgili şeker insan Faruk Erem, “bir ceza avukatının anıları” adlı eserinde genel olarak suçun doğasını, ve suçun altındaki insani özü kriminal olarak inceler. Bir bölümünde bir araba tamirhanesinde çalışan bir kalfayı konu edinir. Patronu kalfanın hayatını zindan etmekte, kötü muamelesinin ardı arkası kesilmemektedir. Bir süre sonra kalfa elindeki çekiç ile kaporta ve jantları düzeltirken artık vurduğu yerde patronun silüeti belirmeye başlar. Ve öyle bir nokta gelir ki çekiç suçun istediği yeri bulur.
Yani, patronun kafasını…

Erem’in hümanist hukuk yaklaşımı suçu aklamak, hafifletici sebeplerin ortaya çıkarılması ve uygulanmasına olanak sağlamak değil, onun doğasını ve insani özünü ortaya çıkarma gayesi güder. Kendisinin “suçluyu kazıyınız altından insan çıkar” sözü bunu açıklamaya çalışır.
Bundan kasıt, diğer disiplinlere bir açılım, uyarı, ışık sunarak suçun oluşma koşullarını suç oluşmadan önce önlenebilmesi özlemidir…

Hukuk toplumların genel gelişim aşamasının önünde gitmek zorundadır. Gitmezse, gidemezse o hukuk bir darbe hukuğu veya köhne, ilkel bir hukuk olmaktan kurtulamaz. Ne yazıktır ki, kadın-ev reisliği, kadın-miras uygulamaları, namus cinayetlerinde uygulanan indirimlerin sonlandırılması v.b. çok yenidir. Kürtajın yasaklanması/serbestliği konusundaki hukuki yaklaşımların ne yapacağını bilemez olmaktan çıkması daha çok yeni, belki de sürmekte. Ve bizim daha töre cinayetlerinin “nitelikli adam öldürmek” kapsamına alınmasının tarihi yanlış hatırlamıyorsam 2004.
Resmen dün…

Öldürmenin doğası en acımasız ve soğukkanlı bir biçimde çocuklarda karşımıza çıkar. insan beyninin henüz genetik olarak gelişim aşamasının barınma, hayatta kalma, avcılık gibi en temel güdülerini sürdürme aşamasında. Bir diğer aşaması olan “biz” olabilmenin emarelerini göstermekte ama uygulamakta muazzam sancılar çekmektedir.

Bu haliyle dünyaya gözlerini yeni açmış bir canlı olarak çocuk sevdiği bir oyuncağı hunharca parçalamakta, gücüne -biraz da diğer canlılar gibi yeterince güçlenmeden doğduğundan dolayı- hakim olamamakta, eline herhangi bir canlı geçtiğinde dahi onu kolayca öldürebilmektedir. vicdan gibi beynin gelişim aşamalarında edindiği kimyalardan yoksundur henüz.

‘William Golding’ 1954’de yazdığı sonradan sinemaya da aktarılan ‘Lord Of The Flies’ (Sineklerin Tanrısı) eserinde çocuklardaki üst seviyede bir insan doğasının varlığı yerine, kökenlerimizde olan vahşiliğe dönüşü sergilemeye çalışmıştır. Eserde bir adaya düşmüş çocuklar arasında seyreden mülkiyet, iktidar ve yok etme içgüdüleri işlenir.

Bir tür sineması olarak ta korku sinemasının etkin bir biçimde kullandığı önemli figürlerden birisi, doğası gereği acıma duygusundan “şimdilik” yoksun soğukkanlı bir katil olan bu “çocuk”tur.

Bir diğer soğukkanlı katil olan figür ise “devlet” tir. ‘Krzysztof Kieslowski’ 1988 yapımı Öldürme Üzerine Küçük Bir Film’de bunu inceler. Kullandığı birbirine koşut figürler; bir türlü ölmeyen taksiciyi binbir cefa ile öldüren genç ile, bir türlü ölmeyen idam suçlusu bu genci organize olmuş bir kaç kişinin (devletin) binbir cefa ile öldürmesidir. Bu figürler kullanılarak (can almanın hem fiziksel hem de vicdani olarak zor olması), bireysel bir suç olarak öldürme ile organize ellerde öldürmenin birbirinden farklı olmadığı vurgusu yapılır. Aynı şekilde organize cinayete sinemadan başka bir örnek vermek gerekirse; gerçi biraz da hollywood’un sunduğu müzik( nusrat fateh ali khan ), oyunculuk (Susan Sarandon, Sean Penn) ortamının etkisiyle, gardiyanın “Dead Man Walking” duyurusu altında yürüyen ‘Sean Penn’ seyircide karmakarışık duygular değil, “gidip önleme, karşı duruş” duygusu uyandırır.

Cinnet

Günümüz modern toplumunda akılları oynatacak derecede “cinnet” haberleriyle muhattap olmaktayız. Üçüncü sayfa haberi olarak karşımıza çıkan bu haberler artık günlük yaşantımızın bir parçası olmuş durumda. Her ne kadar “ben okumam, bakmam, sen de bakma” dense de bunlardan kaçamazsınız. Örneğin medyatik bir kafa kesme ritüeli olarak karşımıza çıkar, sonrasında medyatik olmaktan da öteye geçer, sosyal ilişkileriniz içerisinde bile sizi kapsar ve sonucunda bilgilendirilirsiniz.

Toplumun artık vazgeçmeden, büyük bir açlıkla takip ettiği haberler halini alırlar. Örnekler vermeye gerek var mı bilemiyorum, internette arandığında toplu ya da tekli bir çok örneği görülebilir. Ama yine de son dönemdekilerin bir kısmının toplu panaroması için:

http://bit.ly/1PJDC4g

Ekonomik, sosyal, psikolojik bir takım gerekçelerle işlenmiş kafa kesme, parçalama, parçalara ayırma, topluca öldürme, çocuğunu-eşini kesme, akrabaları doğrama v.b şeklinde giden bu öldürmelerin en göze çarpan ortak temalarından bir tanesi “namus”.

Namus, feodal mülkiyetin en önemli argümanlarından bir tanesi. Günümüz yeniden ve yeniden üretilen kapitalist ilişki ağı içerisinde ise biraz çözülebilmiş olsa da yok olmamıştır. Hala en önemli can alma gerekçesi olarak güncelliğini korumaktadır.

“Mülkiyet” dememizin sebebi şudur: Eş “ben”imdir, kız “ben”imdir. “Ben”im tasarrufum altında yaşamakta, yaşamasını bana borçlu bulunmakta, nihayetinde de onun namusu artık “ben”im namusum olmaktadır.

Bu gözle görüldükçe “ben”im olan bir şeyin yaptığı yanlışı veya ona karşı yapılmış bir yanlışı (ki bunlar yine “ben”im doğrularım ve yanlışlarımdır) “ben”den başkası düzeltemez. Bu noktada hukuk “ben”im dir. Suçlar, yargılar ve cezayı infaz ederim.

Yüzyıllar boyunca da toplum beni mazur görür, hatta neredeyse mağdurun kendisi olarak beni görür. Bu da yetmez, ceza hukuku bana şeker indirimler bile uygular.

Benim, bana ait olan bir şeyi nasıl olursa olsun cezalandırmış, öldürmüş olmam hiçbir kimse veya hiçbir disiplini, kurallar bütününü ilgilendirmez.

Aynı şekilde işsiz kaldığımda, bunalıma girdiğimde veya içinden çıkılamaz dertlere gark olduğumda bana ait olan eştir, çocuktur, annedir, babadır, akrabadır kim olursa olsun “ben”imle beraber götürmeme hiçbir şey engel olamaz. “Ben” böyle gördüm, böyle yetiştirildim. Başıma geldiğinde de böyle uygularım. İsmine de “cinnet” derim -ki toplum yine beni mazur ve hatta mağdur görür- üstüne de yine bir takım şeker indirimlerden faydalanırım.

Cinnetin genel davranışı budur. İntiharlar modern toplumda (buradaki ve yazıdaki “modernlik”, medeni olmak anlamında değil, “son dönemde olmak” anlamındadır) dönem dönem yoğunlaşsa da, geçirilen cinnet sonrasında kendisiyle beraber en yakındakini, “ben”im olanı da götürmeyle hiç bir zaman yarışamaz. İntihar tehtidi bile şu hali alır: Çocuğumu da keserim!

Psikolojide “cinnet geçirip kendisinin hissettiği, bildiği insanları da öldürmek eğilimi” diye bir mefhum yoktur. Cinayete eğilimli olmak, veyahut intihara eğilimli olmak vardır. Dolayısıyla kendisiyle beraber sevdiklerinin de yaşamasına müsaade etmemek ve canlarını almak ritüeli, psikolojik açılımlarla değil, en fazla kültürel-toplumsal edinimlerin ve açılımların psikolojiye katkıları ve kılıfları olarak açıklanmalıdır.

Çevresindekileri, özellikle de sevdiklerini öldürmek için kullanılan “cinnet” veya psikolojik bozukluk gerekçeleri, doğal yoldan gelişen pragmatist bir yalandır.

Töre

Ritüel, bir suç sonrası verilen bir cezayı resmediyor. Kanlı bir recm sahnesi..
Görmek istemeyebileceğinizden sadece linkini veriyorum:

http://bit.ly/1KPYMMQ

Herhangi bir kolluk kuvveti tarafından değil, fakat belki de sadece kolluk kuvvetlerinin denetiminde ve organizasyonunda toplum tarafından topluca yapılmış, yerine getirilmiş bir ölüm cezası. Söz konusu yerelin şer’i hukuk normları hükmün bu şekilde yerine getirilmesini uygun görmüş.

Batı-doğu, islam-hristiyan, modern-ilkel eksenlerinde tartışmaktan ziyade, kamu tarafından yerine getirilmiş bir infaz olması önemli bu noktada. Belli ki kolay ölmemiş, ölüp ölmediği belki defalarca kontrol edilmiş, ölmediyse sonuç alınana, ceza sonuçlanana kadar infaz sürdürülmüş. Bu anlamda kieslowski’nin idam edilen genciyle çok farklı değil görüntü.

İnsanlar infazı yerine getirmekten çok memnun değiller, belli belirsiz bir hüzün dalgası yüzlerde dolaşmakta. Ama yapmaları gerekeni yapmalarından, belki de “sevap” kazandıklarından dolayı da yüzlerde yine belli belirsiz bir “huzur” okunmakta.

Bu noktada feodal mülkiyet daha yakın anlamıyla kendini göstermekte. Sahip olunan kimse, “ben”im veya çekirdek ailenin değil, ama klanın veya alt- toplumun. Öyleyse bir kusur bir suç işledi ise, dini/töresel hükümler gereği infazı yine biz yerine getireceğiz. Cinnetteki “insan” sahiplenmekten kaynaklanan “benim” kavramı, burada biraz daha kalabalıklaşmış fakat mülkiyet olarak özünü korumakta.

Öldürme ritüelleri çok veya tek tanrılı dinlerin hüküm sürdüğü yüzyıllar, binyıllar boyunca devam etti. Suçlu veya masum (bakire kurbanları, kan adakları v.b.) canların alınması, dinlerin yazılı-yazısız kamusal normlara etkisi veya birebir belirlemesi neticesinde devam etti, etmekte.

Töre cinayetlerinin ülkedeki kısa bir istatistiği için:
http://bit.ly/1SuBGBL

Ve işte en son gerçekleşen, “bizim bildiğimiz” en son gerçekleşen Medine Memi cinayeti. Darp edilmeden (bunun anlamı şudur: belli bir teslimiyet, ve belli bir çaresizlik), elleri bağlanmış (çaresizliğin belki de tali sebebi), yaşarken, nefes alırken, vücüt yaşama iç güdüsüyle nefes almaya çalışırken, ve içine toprak dolarken!

Onu, diri diri gömüldüğü bu çukur ile anabiliyoruz ancak:

Medine Memi

http://bit.ly/1SkVx8u

“Ben”im olan, sevdiğimin ölüm hükmünü ben verdim. Namusu “ben”im namusum. Ona halel gelmesine izin vermem.
Sen “baba”, sence de öyle değil mi?
Sen “dede”, sence de öyle değil mi?
Sen “annesi”, sence de öyle değil mi?
Töreler, böyle emretmiyor mu?
“Modern” hukuk ve “modern” toplum bunu açıkça yapmamıza izin vermiyor mu?
“Modern” hukuk bu konudaki indirimleri rafa mı kaldırdı?
Ne olursa olsun, bu ritüeli ama içimiz kan ağlaya ağlaya, ama dudaklarımızı kanata kanata yerine getirmeliyiz.
Toplum, çevremiz bilecek bu ritüelin kutsallığını ya, önemli olan o…

Artık o “modern” istatistiklerin bir parçası, bir rakamı.

Yorumlar

Bir yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar

Yukarı