Müzik

Pink Floyd

pink-floyd

1965’li yıllarda kurulan Pink Floyd, adını o dönemin blues ustaları Pink Anderson ve Floyd Council’den alır. Sadece müzikte değil, sinema ve felsefe gibi alanlarda da özel yeri olan Pink Floyd, üyelerinin enstrümanlarını çalmadaki özel yetenekleriyle kısa zamanda müzik çevrelerinde adlarını duyururlar.

Grup üyelerin hiçbiri diğerlerinin gölgesinde kalmaz ya da onları gölgede bırakmaz. Roger Waters her ne kadar grubun yüksek dozlu müziğinin kurucularından biri olsa da, blues’a olan eğilimi tartışılmaz. Blues’un ayrılmaz bir parçası gibi düşünülebilecek ağıtları, en özgün yapılar içinde kurar ve besteler. The Final Cut albümü böyle bir çalışmanın ürünü olur. Waters grubun en çok araştıran ve okuyan üyesi olarak bilinir.

Grubun en gizemli üyesi Syd Barrett uç yaşamların hepsini destekler ve çingene yürekli olarak nitelendirilir. Gitardaki ustalığının yanı sıra resim ve felsefeye ilgi duyar. Yaşamını sanatla donatmış olan Barrett, The Beatles, Rolling Stones, Donovan ve Bob Dylan hayranı olduğunu söyler. Sadece yaşadığı an’a hesap veren bir kişiliği olan Barrett 1968’de gruptan ayrılsa da grubu her an en çok etkileyen isim olur.

İnsanlara karşı olan her türlü eylemi olumsuzlayan grubun emektar üyesi Nick Mason, kişiliğinde hümanist bir yapının her zaman ön planda olduğunu söyler. Mason’a en gülünç gelen şey de insanların kendisinden ürkmesi. 1965′li yılların popüler gruplarından olan Cream’in davulcusu Ginger Baker’ın hayranı olan Mason’un tekniği yavaş, az gerilimli zaman zaman kendisinin de şaştığı başarılı ataklarla donanmış bir tekniktir. Gündelik yaşamında neredeyse hiç bir şeyi umursamayan Mason her şeye rağmen, ünlü olma dürtüsünü de hiç bir zaman inkar etmez.

Pink Floyd’un en karamsar kişiliğine sahip olan ve tuşlu çalgılar çalan üyesi Rick Wright’ın ise kötü çaldığını hissettiği anda her şeyi yarıda bırakıp gidebiliyor. En  büyük amacı bir melletron, yani dünyanın en gelişmiş klavyeli çalgısını satın alıp, müzik deneylerine girişmek olan Mason bu hayalini gerçekleştirir, yüzlerce şarkı sözü yazar, bir o kadar da beste yapar. Ancak bunların çoğunu çekmeceye atar, değersiz olduklarını düşünür.

Pink Floyd, 1960′lardan 1966′lara doğru uzanan blues kökenli rock müziğine yeni üretimler kazandırmak üzere görsel yenilikleri denerler; ses, ışık ve efekt oyunları uygularlar. Bu uygulamalar dinleyicilerin daha farklı bir müzik algılamalarını sağlar. Pink Floyd’un kendine özgülüğe doğru hızla yol almasını sağlayan Games For May (Mayıs Oyunları) adıyla başladıkları konser dizisinde ilk olarak Quadrophonic-Sound’u denerler.
Atom Heart Mother albümünde de müziklerine klasik orkestra ve koroyu eklerler. Öncü elektronik müziğin mimarı Peter Jenner isimli bir sosyologtur. Büyük çabalar sonucu ortaya çıkardığı yeni sound makinalarını kullanabilecek gruplar aramaktadır. Önerisini Pink Floyd’a iletir ve grup elemanlarının zaten aradıkları uğraş olan Jenner’in yaratıları ilk önemli hareketliliğin adımı olur. Müzikteki bu yenilik, plak şirketlerinin dikkatini çeker ve Morison Agency Pink Floyd’a plak teklifinde bulunur.

1967 yılında 45 devirli olan ilk çıkardıkları plakta iki Barrett bestesi Arnold Layne ve Candy and a Currant Bun yer alır. Bu plak beklenenin üzerinde ilgi toplar ve grup bir öneri üzerine EMI-Harvest plak şirketiyle anlaşma yapar. Bu 45′liğin ardından, aynı yıl See Emily Play adlı plak çıkar ve bu ikisi Pink Floyd’u İngiltere’nin en başarılı grupları arasına sokar. Bestelerin bir ucunda mistik bir hava sezinlenirken diğer uçta melodiye yeni renkler ve çağrışımlar katan değişik ses ve efektler hissedilir. Özellikle ritm ve vokal anlayışında sezilen bu etki, dönemin doğal bir sonucudur. Aynı yılın Mayıs ayında “Games For May” konserlerine başlarlar. Efektlere ve ışık düzenine verdikleri önem dikkat çeker ve müzik çevrelerinden olumlu eleştiriler almaya başlarlar. Ürettikleri deneysel müziğe iyiden iyiye ısınırlar, bir arayışı ve bu arayışın ürünü olan aykırı bir sesi oldukça başarılı bir biçimde sunmuş olurlar.

1967′de çıkardıkları ilk albüm olan The Piper at the Gates of Dawn,  en çok satılan albümler listesinde yedi hafta ilk onun içinde yer alır, bir çok eleştirmen tarafından olumlu bulunur. Daha sonra çıkarılan Apple and Oranges isimli 45′liğe Syd Barrett’in alışılmış beste randımanı gittikçe düşmektüğü ve kullandığı aşırı uyuşturucu yüzünden dengesini tamamen yitirmek üzere olması nedenleriyle ilgi az olur. Nitekim Barrett 1968’de gruptan ayrılarak eve kapanır.

1968’de çıkardıkları ikinci albüm A Saucerful of Secrets şimdiye kadar ki çalışmalarından oldukça değişik motifler içerir. Bu plağın ardından bir ABD turnesine çıkarlar ve çok büyük bir başarı kazanarak o günlerin popüler grupları olan Cream, Fleetwood Mac ve Ten Years After’ı ardlarında bırakırlar. Pink Floyd’un etkisiyle kıtanın her yanında yeni “psychodelic-rock” grupları görülür. “Ne istersek onu yaparız” düşüncesi ana ilkeleridir. Ancak rock müziğine getirdikleri katkının kesinlikle farkında değildirler.

1969 yılı yoğun konser ve albüm çalışmalarıyla geçiren Pink Floyd, More adlı bir film müziği yaparlar ve albüm olarak çıkartırlar. Daha sonra Ummagumma isimli ikili bir albüm çıkarırlar. 1970’te Zabriskie Point isimli filmin müziği yaparlar. Bu albümde, tümü filmde kullanılmış dört beste yer alır. Bu dönemde diğerlerinden çok farklı özgün bir sound iiçeren Atom Heart Mother isimli plakları çıkar.

Yıl sonuna doğru Meddle, 1972 yılının ortalarında da The Valley filmi için hazırlanmış film müziklerini içeren Obscured By Clouds adlı albümleri çıkar. 1973′te, gerek Avrupa gerek ABD konserlerinde başarıyla sundukları The Dark Side of the Moon’u piyasaya çıkaran Pink Floyd bestelerdeki özgünlük, sözlerdeki şiirsellik, ses mühendisi Alan Parsons’un anlamlı ve özgün efektleri ile çok kaliteli bir iş çıkarırlar. Albümdeki Time, Money ve unutulmaz sözleriyle Eclipse efsanevi parçalardır: “Uyum içinde güneşin altındaki her şey/Fakat gölgede bırakılıyor ay tarafından güneş.”

İki yıl sonra Animals albümü gelir. Anlayışta bir değişiklik olmasa da müzikte kalite düşük bulunur. Albümde insanlar üç gruba ayrılır: Köpekler, domuzlar, koyunlar… Uzun psikolojik ve sosyolojik yorumları şarkılara sığdırarak olgun müziğin en güzel örneklerinden birini verirler. Ardından Waters müziğinde ve yorumunda yeniliklere başvurarak, 1978′de arkadaşlarına daha önce banda kaydettiği eserleri sunar ve bugün Rock klasikleri arasında sayılan The Wall çıkar. Dokuz ayı bulan yoğun bir çalışma sonrasında Waters’ın yarattığı, hayatı tamamen yaratıcısınınki olmasa bile benzerlikler gösteren Pink isimli kahramanın öyküsünün anlatıldığı albüm çıkar. Eser  Yönetmen Alan Parker tarafından filme de aktarılır, bu çalışma Cannes’a yarışma dışı katılarak büyük ilgi toplar.

The Final Cut albümünde büyük savaşların sorumluları yerilir. Pink Floyd’un olgunluğunun zirvesindeyken hazırlamış olduğu bu albüm Wright’sız çıkan ilk albümleri ve eski performanslarının çok altında olmasına rağmen son derece başarılı olur. Savaş karşıtı olan bu albüm, insani değerlerin yitirilmesine bir haykırış ve eskiye dönüş için bir çağrı niteliği taşır. Yaşanan anlaşmazlıklardan dolayı albümün turnesi de yapılmaz ve grup elemanları solo çalışmalar için Pink Floyd’dan bir süre uzak kalırlar.

Sevenlerine istediklerini tam olarak veremeyen bir başka albüm de 1987’de çıkardıkları A Momentary Lapse Of Reason olur. Eski kadro Wright hariç yeniden bir araya gelir ancak sadece bir önceki albümden daha iyi olabilir. Bu albümde dışarıdan bestecilerle çalıştıkları için eleştirilirler.
1992’deki La Carrera Panamericana filmi için Dark Side of the Moon albümünden sonra ilk defa birlikte beste yaparlar. 1994’te David Gilmour, Wright ve Mason The Division Bell albümünü çıkarırlar. 1995’te çıkardıkları iki CD’den oluşan P•U•L•S•E adlı konser albümüyle birlikte bu iki çalışma çok sert eleştiriler alır. Pulse’tan sonra 2003’te ölen menejerleri Steve O’Rourke’ın cenazesinde ve 2005’teki Live 8 konserlerine kadar bir arada görünmezler. Konserde orijinal kadro bir araya gelir.

Yaptığı progresif rock ve psychedelic rock müzikle dünya çapında başarı kazanan Pink Floyd; müziği araç olarak kullanarak, değişimi sevdirir ve kuru düşünceyi siler. İlk bakışta anlamsız, saçma gözüken, dinledikçe keyif veren besteleriyle müziğin bugünlere gelmesinde bir katalizör görevi üstlenir; müzikseverlere cesaret ve hız kazandırır. Müzikteki en son devrimlerden birini gerçekleştirmekle kalmaz, klasik değerleri yeni anlayışla bütünleştirerek sanatta ulaşılmaz yerlerden birine kendi ismini yazdırır.

Bir Yorum Yap

Yorumlar

Bir yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı