Röportaj

Renk renk ışık saçılıyor büyüttüğü sardunyadan

Emine Ercan - Ankara Katliamı

Elime kâğıdı tutuşturuverdi: “Eşimi yazmaya çalıştım.” Hiç yazmaya çalıştınız mı bir daha göremeyeceğiniz en yakınınızdakini? Çorum burası, Ercan ailesinin memleketi.

Uzun yol tariflerinden sonra “yeni kentleşmiş” bir mahallede, kaldırımda karşılıyor beni Cuma Ercan. Eşi Emine Ercan’ı 10 Ekim katliamında kaybetti. Söylediği yaştan çok daha genç gözüküyor, torun sahibi olduğunu söylesen kimse inanmaz. “Beni böyle dimdik torunum tutuyor hayatta” diyor.

Anahtarı çevirdiğimizde havası değişmiş bir eve girdiğimi anlıyorum hemen. Bazı evlerin bazen havası değişir. Bazen dağılmayan gri bir kasvet çöker bir eve, cam önlerinde sardunyalar açmaz, salondaki çiçek büyümez. Hiçbir aydınlık aydınlatamaz küçücük salonu. Bazen ise hüzün çöker. Reklamları izlerken, bin kere izlediğin filmi izlerken, kocaman kocaman gülerken ağlayıverirsin. Gözlerinin dolu dolu olduğunu, gözleri dolmaya hazır diğerlerinden saklaya saklaya gülmeye devam edersin. Bazen hüzün çöker bir eve.

Hüzün çökmüş kasvete direnilen bir ev burası. Yeni yapılmış çay, hazırlanmış atıştırmalıklar yerleştiriliyor özenle küçük sehpanın üzerine.

Bir kadının büyülü gölgesinde büyümüş erkekler için incelikler sıradandır. Salonun vitrinindeki ince nakışlar, koltuktaki yastığın kılıfı, çay bardaklarının hep aynı ışıltıda olması, yemeğin en yokluk halinde bile tam zamanında ve herkese mutlaka yeteceğinden fazla bulunması, gömleğin gıcır gıcır ütüsü, pantolondaki tek çizgi, yatakların örtüleri, sakız çarşaflar sıradandır.

O erkekler sanki normali buymuş gibi, sanki herkesin hayatı böyle incelikliymiş gibi, incelikler gözlerine, nefeslerine sinmiş büyürler. Bu yüzden bir kadın gittiğinde o büyük bocalamaları. Bir erkek gittiğinde kadın, bırakıp da kalbindeki bütün yoklukları akşam yorgunluğuna, hayatı ince ince işlemeye devam eder. O kadınların gölgesinde yaşamış erkeklerin ise yalnız kaldıklarında yoktur öyle bir şansı.

Sadece kadının öyle büyülü bir şey değilmiş gibi yaptıklarını öğrenen erkekler, sadece o kutsal emeğe hak ettiği değeri verenler, işte onlar biraz şanslı.

Cuma Ercan, o erkeklerden.

Hüzün çökmüş bir evi çekip çevirmek kolay mı? Kolay mı gündüzleri toruna bakıp, yemeği yapıp, çalışıp bir yandan, oğullarının çektiği acıyı göğsüne alıp, kendi yasını tutmayı da sürekli erteleyerek sürdürmek hayatı.

Çorum’da, gözlerin sıkça dolduğunun anlaşıldığı o evde, bin yıllık hayat arkadaşından öğrendiklerini büyük bir özenle uyguladığı hemen anlaşılıyor Cuma Ercan’ın. Ve elinde karşılaştığımız anda gösterdiği kâğıtlar: “Eşimi yazmaya çalıştım.”

1964’te Çorum Boğazönü Köyü’nde doğmuş Emine Ercan. Öldüğünde elli bir yaşındaymış daha. 1981’de görücü usulüyle evlenmiş Cuma Ercan’la, bazen işte her şey birbirine tam denk gelir ya, işte öyle bir karşılaşma.

On sekiz yaşında ilk kez anne olmuş, on dokuzunda ikinci kez. Elektrikçilik bilen Cuma Ercan, köyde geçen yıllardan sonra almış ailesini ver elini Merzifon, oradaki maden ocağına.

Dört yıl sonra Çorum’un Laçin ilçesinde TEDAŞ’ta daha iyi bir iş bulunmuş. Çocuklar büyüyünce iyi eğitim alsınlar diye Çorum merkeze taşınmış aile, Cuma Ercan ise işi için her gün gidip gelmeye devam etmiş Laçin’e.

Sadece okuma yazma bilen, okuma fırsatı bulamayan Emine Ercan yüklenmiş çocuklarının eğitimini. Çocuk büyütenler bilir, bir çocuğun ödevlerine her akşam yardım etmek, okuluna gidip gelmek, eksik bırakmamak, doğruyu göstermek en zor iştir. Emine Ercan, okulun kıymetini bildiğinden belki de öğretmen kadar öğretmen olmuş iki erkek çocuğuna.

Yıllar böyle geçmiş, tam istediği gibi okumuş iki oğlu da. Doktor olmak istermiş Emine Ercan, oğulları da doktor olsun istermiş. O yüzden sevinç ve gururla dolmuş kalbi birer yıl arayla doğan oğulları birer yıl arayla Samsun’da tıp fakültesini kazandığında.

Emine Ercan, oğullarıyla Samsun’a gitmiş. Gece gündüz ailesi için çalışan Cuma Ercan da Laçin’de dört yıl daha çalışıp, emekli olunca Samsun’a ailesinin yanına gidebilmiş.

Cuma Ercan gittiğinde görmüş karısının kurduğu düzeni. Çocuklarının ailelerinden uzak okuyan arkadaşlarının da Emine Ercan’ın sofrasını anne sofrası bildiğini, Emine Ercan’ın her hafta barıştan, dayanışmadan yana etkinliklere gittiğini, o bitmeyen enerjisiyle her mazluma kol kanat gerdiğini. Okul okuyamadığına bunca hayıflanan eşine herkesin nasıl “hocam” dediğini.

Okul bitip de oğlanlar mezun olduğunda Ercan ailesi yine ilk atama yerlerine peşlerinden gitmiş. Biri Şırnak, diğeri Batman. Emine Ercan, mekik dokuduğu her iki kentte de bitmeyen enerjisi ve sıcak yüreğiyle kısa sürede yine “hocam” unvanını elde etmiş.

İki yıl sonra yine Çorum. Çocuklardan biri evlenmiş ve gelen ilk torun. Artık sakin ve durağan bir hayatın vakti gelmiş.

Sararmış üç kâğıda dökülen elli bir yıllık hayat 10 Ekim’de bitmiş.

Kâğıda döktüklerini okumayı bitirip, çayı tazelemeye koşuşturan Cuma Ercan’a dönüyorum. Kapı çalıyor bu sırada. Doktor oğullardan biri giriyor içeriye. Babasına yardıma koşuşturuyor hemen, sadece dışarıda değil, evde de yardımlaşmayı, eşitliği öğrenmiş annesinden.

Yazdıklarının içinde Emine Ercan’ın ölümünü anlatmamış Cuma Ercan, belli ki yakıştıramadığından. “Nasıl öğrendiniz, mitinglere hep gider miydi, ne yaptınız?” diye soruyorum ardı ardına. Yanıtlıyor sabırla:

“Emine, daha Çorum’daki köyünde solcuymuş. Kızlar, oğlanlar toplanır konuşurmuş. Hep duyarlı bir insandı. Sonra benim okuduğum romanlar vardı, evlendiğimizde onları okurdu sürekli, çok etkilenirdi. Sonra arkadaş çevreleri kimin yardıma ihtiyacı varsa koşardı, gelirdi. Eğitim-Sen, üyesi olduğu EMEP, diğer organizasyonlar, hepsine giderdi. Kim destek istese Emine koşardı işte. Çorum’da da Samsun’da da böyleydi. ‘Barış mitingine gideceğim’ dedi. Suruç’taki patlamadan sonra çok yanmıştı, çok üzülmüştü bütün olanlara. Her asker, her çocuk, her ölüm onu çok etkilerdi. Benim işim vardı o haftasonu. ‘Ben gideceğim’ dedi. Alışığız zaten, gider hep. Gitti.”

10 Ekim sabahı, Gar Meydanı kana bulandığında Samsun’da bir evde, Malatya’da bir evde, Amasya’da bir evde, Çorum’da bir evde, yani Türkiye’nin hemen her tarafındaki evlerde “son dakika” haberleri zulüm gibi düştü ömürlere. Cuma Ercan da “son dakika” altyazısıyla öğrenmiş bombalı saldırıyı:

“Aradım hemen, ulaşamadım. Sakinleştirdim kendimi, her taraf ana baba günü, açamamıştır telefonu. Bekledim. 12’ye kadar bekledim. Arkadaşlarını arıyordum, Emine’yi onlar da bulamıyordu. Daha bekleyemedim. Aldım oğlumu, hemen Ankara’ya gittim. En kötüsünü getirmiyordum aklıma. Yaralanmıştır, belki bir organını kaybetmiştir, belki yoğun bakımdadır ama en kötüsü değildir. Hastaneleri tek tek gezmeye başladık Ankara’ya varınca. Yoğun bakımlarda bulamayınca morglara indik. ‘Var’ dediler bir hastanede. Gittim baktım Emine’nin yüzüne. Bozulmamıştı yüzü, işte bildiğim Emine. Kalbine isabet etmiş bombadan kopan bilye. Ayrılmış Çorum’dan birlikte gittiği gruptan, Samsun’dan gelen arkadaşların yanına gideceğim diye. Öfkelendim, ne yapacaktım ki, kaldım öylece.”

Emine Ercan’ın hayatına dokunduğu her görüşten kim varsa bir ay boyunca eve gelmiş taziyeye. Kalabalık dağılınca anlamış Cuma Ercan hayatının nasıl eksildiğini.

İki buçuk yaşındaki Çağan anlam verememiş başta kendisine bakan babaannenin yokluğuna. Cuma Ercan bakıyor şimdi torununa. Torunu, gelini ve oğluyla yemeklerini yiyor artık Cuma Ercan.

Karısıyla yaşadığı evi kapatmıyor, orada yaşıyor bir yandan. Oğulları, torunu, Emine Ercan’ın anıları.

Beyaz bir ışık salonu aydınlatıyor. Emine Ercan’ın incelikle dokuduğu evin üstündeki hüzün yine gözlere vuruyor. “Bir çay daha?”

Belki saldırının dehşetini anlatmaktan, hiç anlatma fırsatları olmamış hayatlarını güzelleştiren kadını. Çorum’daki küçük bahçesi, her mevsim o bahçeden ektiklerini komşularına ikram etmesi, Hacıbektaş Cemevi’nden kadınların omzundan uğurlanışı, paylaştıkları, oğullarına öğrettikleri, torunuyla oynadığı oyunlar. Bir çay daha…

Çorum’daki evin kapısı kapanıyor.

Mahalle bakkalı köşede, artık yeni yapılmış binalarda oturanların çok azı eski tanıdıklar. Üniversiteye doğru çıkan sokaklar. Kalabalık, çok kalabalık aldırmayan kaldırımlar. Yol üzerindeki simitçi, sokağın başında ayakkabıcı. Akşam iniyor kente.

Emine Ercan yaşıyordu bu kentte. İnsan sanıyor ki yaşam her haliyle duracak kendi yaşamı bir yerde durduğunda bazen işte. Durmuyor. Bazı coğrafyalarda hiçbir acı da yaşamın umarsızlığını durdurmuyor.

Sanıyor ki insan büyük bir bomba patladığında bir başkentte, o bomba savurduğunda hayatları bir büyük bilinmezliğe, acıdan kendine gelemez bir ülke. Öyle olmuyor bazı kanlı iklimlerde. İşte Çorum, yine hiçbir şey olmamış gibi geceye kapanıyor.Yanan ışıklardan birinde hüzün var, zaten bilmesi gerekenlerden başka kimse bilmiyor.

Ankara’da, Gar Meydanı’nda, bomba daha fazla kişiyi öldürsün diye yerleştirilmiş bilyenin kalbine girmesiyle ölüverdi Emine Ercan.

Niyet o ki, sonucu belli soruşturmalar, soruşturmamalar, ânı geçiştiren koşuşturmalar, tanıdıklarının da gözlerini kapatmasıyla bitecek, herkesin alıştığı bir hikâye. Bitmesin diye bütün çaba. Yanlarına kalmasın diye bütün mücadele.

Değil mi ki hâlâ renk renk ışıklar saçılıyor Emine Ercan’ın büyüttüğü sardunyadan. Oğullarının gözleri doluyor, göğsü daralıyor ışığından.

“Ateşi üfle Ferhat körüğü iyi kullan
bu can bunca hasrete dayanır
soludukça içimde sevdan.”
Arkadaş Z. Özger

Yazan: Gökçer Tahincioğlu


Bağımsız Gazetecilik Platformu P24‘ün, 10 Ekim 2015 Cumartesi günü Barış Mitingi’ne giderken katledilenlerin unutulmaması için hayata geçirdiği Barış Portreleri projesi kapsamında hazırlanan 101015ankara.org sitesinden alınmıştır.

Yorumlar

Bir yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı