ARTUNÇ BEYİN "DEHŞETLİ" SON GECESİ


“Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı havanın etkisi ile kıyı bölgelerinde görülen rüzgârın hızı, zaman zaman seksen kilometreyi bulurken bazı evlerin bacalarının yıkıldığı, çatılarının uçtuğu görüldü…”


Rüzgârın sesi; zaferin yaklaştığını hissederek rakibine vuran acımasız ve öfkeli bir boksör gibi panjura çarparak, spikerin kelimeleri arasına sızıyordu. Duvardaki eski, sarkaçlı saatin tik-takları, abajurdan yayılan sarımtırak aydınlık ile uyum içinde salonu dolaşmaktaydı.

Doğa kanunu olan ‘canlının ölümlülüğü’, kullanılan eşyalara da sirayet eder. Eşyalar da ölür yavaş yavaş. Kırk yıllık İskandinav koltukların vernikleri dökülür, kurmalı duvar saati sık sık ve sebepsiz yere durur; televizyon ekranının kenarlarında morla yeşil arası kırışıklıklar oluşur, görüntüdeki insanlar şişmanlar, kısalır, ecüş bücüş görünür; masa ve sehpaların üzerindeki danteller sararır hatta sökülür uçlarından; battaniye şeridinin ipi sökülür, hareket edildikçe sallanır durur.

Artunç Bey televizyonun tam karşısına yerleştirdiği, odayı işgal eden diğer eşyalar ile uyumsuzluğundan mekânın ya efendisi ya da dışlanmışı –asla ortası değil- olabilecek ferforje koltukta, dizlerinin üzerinde battaniye ile oturuyordu. Koltuğun sağ tarafındaki ilaçların kartuşları kutunun kesilmiş kuponlarının bulunduğu taraftan yarı bellerine kadar sarkmıştı. Henüz hafızasına güveni tam olduğundan günlük ilaç kutusu kullanmamakta ısrarcıydı. Cam sürahinin içindeki su, beklemekten iz bırakmış, bir günlük tüketimini gözüne gözüne sokuyordu. Gençliğinde gelip de el koyduğu araziye inşa ettirdiği iki katlı evin odaları ‘yalnızlık’ tarafından yavaş yavaş işgal edildikçe, üst kattaki salon ile yatak odasına sıkışıp kalmış; gündelik işleri gören kadının sabah baskınları sayesinde insan yüzü gören alt kattaki mutfak, banyo, kiler, sofa pasaportsuz ve vizesiz girilemeyen ülkelere dönmüştü.  Evvelin içinden kara delik gibi geçip giden zaman, ne çoluk çocuk bırakmıştı bahçesinde koşturacak ne de torun torba getirmişti derisi lekelenmiş, buruşmuş ellerine yaşam sıcaklığını hissettirebilecek. Gençliğin işret dolu geceleri, yerini zifiri zindanın tıkırtılarına terk etmiş, bahçedeki çınarın, selvinin kuruması gibi kurumuştu günleri.  Ayda bir uğrayan yeğenler de takvimi şaşırmış, bir süre sonra uğramaz olmuştu. Özenle yaptırdığı iki katlı, koca bahçeli, yüksek duvarlı, araba garajlı, çift banyolu, tuvaleti içeride ev;  mahallenin perili köşküne, kahve köşelerinde fiskos konusuna, çocukların korktuğu, erkeklerin yollarını değiştirdiği, kadınların dudaklarını kıpırdatarak önünden geçtiği ama hiçbirinin kafasını bile kaldırmaya cesaret edemediği viraneye dönüşmüştü.

“İl Emniyet Müdürlüğünün yaptığı açıklamaya göre şehirdeki suç oranı, geçen yıla oranla yüzde sekiz azalma göstermiş, son on yılın en düşük seviyesine inmiştir.  Açıklamada, suç oranının azalmasında alınan ön tedbirlerin ve suçla kararlı mücadelenin etkisinin büyük olduğu belirtilmekte…”

Her haberin sonunda, okuduğu habere göre gülümsemesini veya üzgün yüz ifadesini yansıtma zorunluluğu hisseden kadın spikerin, bir an için kararsız kaldığını belli eden gözlerine takıldı. “Ne gülümseyebiliyor ne de somurtabiliyor. İkisinin ortası bir duruş arıyor ama bulamıyor. Neden? Yaşamak, sağ kalmak için yapılan, suç değildir de ondan. Suç dediğin zevk için işlenir; suç dediğin hakkından fazlasını alanın yaptığıdır. Yaşamak için adam öldürürsün, yaşamak için ekmek çalarsın. Evde bekleyen karın, çocuğun için yakar, yıkar, kırar dökersin. Suç kendini belli eder, karanlığa saklanamaz. Azalan hangisi; suç mu, yaşamak için bileğine güvenmek mi? Bilemezsen, kararsız kalırsın hanım kızım işte böyle.”

Rüzgâr sertleşmiş, boyası vernikleri ile birlikte dökülmüş panjurlar daha hızlı ve sert çarpmaya başlamış, gürültüsü saatin on iki kez vuran gonguna karışmıştı. Beyaz küçük haplara uzandı eli. Bir tane aldı; bardaktaki su yeterdi, ağır ağır içti. Gongun, son çarpmaya karışan metalik- tok çınlamasından sonra aşağıdan gelen ses duyuldu. Kapı açılmamıştı. Anahtar dönse, kilidin dili geri çekilse metalik bir ses çıkardı ve genelde duymazdı. Tahtanın kırılmasına benzer bir şeydi bu.  Bakıcısı Hasibe gelse – bu saatte geldiği de görülmemiştir ya- tahta basamakları çıkarken terliklerin yumuşaklığından, ağır adımları belli belirsiz duyardı. Oysa şimdi hızlı, sert, telaşlı bir çift ayak yukarı geliyordu. Işık da yanmamış, karanlığın çelmesi tökezlemelere karışmıştı. Hasibe!? Cevap yok. Odanın yağlanmamış kapısı orta karar bir gıcırdama ile açıldı; Hasibe olamayacak kadar uzun ve zayıf, kısa saçlı, başörtüsüz, kalçasız bir karaltı belirmişti eşikte. Hızlı, susamış nefesleri ardı ardına alıyordu. Nooluyor be? Kimsin? demeye fırsat bulamadı.   Karaltının üstüne atladığını,  göğsüne hamle yaptığını, biraz önce kapıda dururken elinde olduğunu fark etmediği bıçağın metalinin kaburga kemiklerini kırarak içeri girdiğini hatta geri çıkıp birkaç kez girdiğini, boşta kalan kemikli, sigara kokan bir elin ağzını kapatmaya uğraştığını… fark etmedi. Karaltı hamle yaparken Artunç Bey aldığı kalp ilaçlarına rağmen yıllardır kendisinden uzak tutmaya uğraştığı, bahçede dolanıp duran Azrail’e yakalanmıştı. Yaşamak için mi yoksa zevk için mi öldürüldüğünü öğrenemeyecekti. Sabah Hasibe gelip de eve girdiğinde devrilmiş eşyalar, boşaltılmış çekmeceler, sökülüp parçalanmış yatak ve yastıklar, yırtılmış elbiseler, çoktan morluklara bulanmış bir ceset bulacaktı. Öğlene doğru yeğenler gelecek, ikindi namazı sonrası ilk toprağı üstüne atma telaşları Adli Tıp Kurumu ve Savcılığın prosedürüne takılacak, raporda yazan bazı terimleri anlayamayacak olsalar da ertesi gün öğlen namazından sonra muradlarına ermiş olacaklardı.

“Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı havanın etkisi ile kıyı bölgelerinde görülen rüzgârın hızı, zaman zaman 80 kilometreyi bulurken bazı evlerin bacalarının yıkıldığı, çatıların uçtuğu görüldü…”

Abdi, kıs lan şu televizyonun sesini! Çayından büyük bir yudum aldı teneke ağzına. Paltosunun yakalarını kaldırdı, kapı ağzında dikildi.  Kemikli parmaklarının arasındaki sigaranın izmaritini yere attı, ayağının altında ezdi. Gözlerini, avına saldırmaya karar verme arifesindeki vahşi hayvanlar gibi kısmıştı.  Babası, siyah camlı cipinin arka koltuğunda simsiyah suratı ile gecelerin karasında gezerken, ona emanet ettiği ama kendini bildiği günden beri tiksindiği ekmek teknesine -kahvehaneye- son kez baktı. Herkes bahçede diyor ama o kadar aptal değil. Dizinin dibindedir paracıkları. Babası ile kasanın başında otururken yaptıkları konuşmalara az mı şahit olmuştu? Az mı izlemişti el değiştiren, kasadan çıkıp Artunç’un cebine giren paraları. Mahalleliye borç dağıtılan tefecilik parasının kaynağı Artunç Efendi, az mı kızmıştı babasına: Gösterip durma kazandıklarını; sade yaşa, sade giyin…

Artunç Efendinin çoluk çocuğunun yiyemediği, yeğenlerinin koklayamadığı, kazmakla bulunamayan paracıkların çağrısı… Rüzgâr sertleşti. Sipsi karanlığa yürüdü, kemikli omuzlarını ve paltosunun yakasını kaldırarak.

ŞUBAT 2012

Yorumlar

Bir cevap yazın

Loading…

0

0 comments

Oylamak ister misin?

0 puan
Upvote Downvote