Duruşma

Son derece geniş, yüksek tavanlı duruşma salonu, sabırsızlıkla beklenen bir filmin ilk kez gösterildiği bir sinema salonu gibi, gazeteciler, mahkeme ressamları ve anayasadaki, duruşmaların halka açık olması ilkesinden yüzsüzce yararlanarak davayı izlemeye gelmiş, muhtemelen işi gücü olmayan kadınlı-erkekli bir meraklılar ordusunca tıka basa doldurulmuştu (Belki de izleyicilerin bazıları, salt merak duygusunun tatmini amacıyla değil, ileride kendileri de aynı isnatla karşılaşır ve yargılanmaları gerekirse, başlarına gelecekleri şimdiden öğrenmek ve benim gibi okur-yazar, kısa bir süre öncesine dek de hukukçu kimliğine sahip bir sanıktan savunma konusunda birkaç önemli tüyo kapabilmek gibi çok daha işlevsel bir niyetle buradaydı).

Kamu tanığı olarak bilgi ve görgülerine müracaat edilecek yakın akraba ve kent dışından gelmiş birkaç sevgili dostum, muhtemelen, duruşma salonunun devasa boyutlardaki çift kanatlı kapısının hemen arkasında kendi aralarında sohbet ederken, bir yandan da içeriye ne zaman çağırılacaklarını merak ediyordu.

Toplum savcısı ve otuzlu yaşlarının sonunda gösteren iki üye hâkim, birer Olimpos tanrısı gibi keyifle kuruldukları yüksek kürsüdeki yerlerini çoktan almış, herkes gibi mahkeme başkanının ya da eskilerin deyişiyle Reis’in salona girmesini ve şu talihe bakın ki, yaklaşık bir yıl önce uzun tartışmalardan sonra ihdas edilmiş, koca ülkede ilk kez benim yargılanacağım garip bir suça ilişkin bu tarihi davanın ilk duruşmasının bir an önce başlamasını bekliyordu. Tutukevinden çıkartılıp, bir cehennem çukuru kadar sıcak ve loş nakil aracına bindirilmeden hemen önce, oldukça kalın bir dilimi geride kalmış değersiz hayatım boyunca ilk kez bileklerime takılan ve duruşma salonuna girerken yasa gereği çıkartılan kelepçe izlerini hırsla kaşıyor, bir yandan da kollarıma girmiş esmer, ufak-tefek iki jandarma erinden yayılan yoğun ter ve belki de aylardır yıkanmamış kamuflaj kokusu yüzünden kusmamak için yoğun bir çaba harcıyordum.

Tam bütün cesaretimi toplayıp, önünde yaklaşık on beş dakikadır budalaca dikildiğim uzun sanık bankına oturmak üzere, nedense diğerine oranla daha anlayışlı ya da zayıf iradeli biri olduğunu tahmin ettiğim üye hâkimden kibarca izin isteyecekken, kürsünün arkasındaki kalın ve gösterişli kapı ağır ağır açıldı. Sırmalarla süslü kırmızı yakalı cübbesi ile küçük bir dev boyutlarındaki, doğrusu çok zevkli ve uyumlu giyinmiş atmış yaşlarındaki mahkeme başkanı, kurum dolu hareketlerle salona girerek, bin bir naz ve zahmetle heybetli koltuğuna yerleşti. Tüm iyi niyetli gayretine rağmen, karşısında bir sinek ya da can sıkıcı bir lekeden başka bir şey göremiyormuşçasına rahatsız, küçümseyici bakışlarla önce beni, sonra da o gösterişli ve korkunç kapıya ait altın sarısı tokmağın kıpırdadığı andan itibaren, ben değil de kendileri yargılanmaya başlanmış gibi korku ve saygıdan sinip suspus olmuş iğrenç izleyici kalabalığını uzun uzun süzdü. Ardından, herkesin gözüne sokmaya çalıştığı özgüveni, nasılsa bir anlığına sarsılmış olmalı ki, tutanak kâtibine gereğinden çok daha yüksek bir sesle, sanığın -yani benim- kimlik tespitine geçilmesi talimatını verdi.

Bir model kadar zarif, genç ve güzel kâtip, devletin verdiği önem sırasına göre adımı, soyadımı, baba adımı, medeni durumumu, adresimi, ne iş yaptığımı, aylık gelirimin ne kadar olduğunu, kendi adıma kayıtlı menkul ya da gayrimenkul malım bulunup bulunmadığını sordu. Bu sıkıcı formalite, verdiğim seri yanıtlarla çabucak yerine getirildikten sonra, başkan, bir yandan dosyamı, daha doğrusu klasörümü, isteksizlikle ve dosya kâğıtlarından bir papanınkiler kadar apak, yumuşacık ellerine mikrop bulaşabilirmiş gibi belirgin bir tiksintiyle karıştırırken, belki de kendi istek ve tercihimle bir yıl kadar önce terk ettiğim hukukçu kimliğime hürmeten bana ‘siz’ diye hitap ederek, son derece nazik bir ses tonuyla, hakkımda düzenlenen iddianameyi tebellüğ edip etmediğimi sordu. Hiç de ihtiyacım olmadığı hâlde, sırf iş olsun diye boğazımı gürültülü bir biçimde temizleyip, iddianamenin bir ay kadar önce tutukevinde bana ulaştırıldığı, ama doğruyu söylemek gerekirse, tek bir satırını bile okuma gereği duymadığım yanıtını verince, özenle taranmış, ak, fakat yaşına göre son derece gür saçlarla kaplı iri kafasını önündeki kalın klasörden ağır ağır kaldırıp, hayret ve öfke kıvılcımları saçan ürkütücü bakışlarını bana doğru çevirdi. Verdiğim bu açıkça tahrik edici yanıt karşısında, zaten içtenlikten uzak olduğundan kuşkulandığım nezaketini derhal bir yana bırakarak, kin ve sabırsızlık dolu bir ses tonuyla, kendim hakkında düzenlenen bir iddianameyi neden ve ne cesaretle okumaya tenezzül etmediğimi sordu. Hemen ardından da, muhtemelen dâhiyane olduğunu düşündüğü bu sorusuna doğru-dürüst bir yanıt vermemin benim açımdan iyi olacağını ekleyerek, hiç çekinmeden beni örtülü biçimde tehdit etti.

Yine, sırf iş olsun diye, birkaç saniye boyunca kaşlarımı ve dudaklarımı yukarı doğru kaldırıp düşünüyormuş gibi sustuktan sonra, bakışlarımı, başkanın hâlâ durulup sakinleşememiş mavi gözlerine adeta çivileyerek, öncelikle, az önce beni, onlarca dikkatli tanığın gözleri önünde zımnen de olsa tehdit ettiği için kendisi hakkında ilk fırsatta suç duyurusunda bulunacağımı, dolayısıyla sözlerinin tutanağa geçirilmesini talep ettiğimi belirttikten sonra, tam bir ciddiyetle, bir süredir, örneğin Virginia Woolf ya da William Faulkner’inkiler gibi, yalnızca çok iyi yazılmış edebi ya da felsefi metinlerle kendi yazdıklarımı okuyabildiğim, toplum savcısı gibi, yazın sanatı ya da felsefeyle uzaktan yakından ilgisi bulunmadığından hemen hemen emin olduğum bir kimse tarafından kaleme alınmış hayli uzun ve resmi bir metni, sırf kendisini kırmamak adına ya da sırf benim hakkımda tanzim edilmiş olduğu için iyi niyetle okumak istesem bile, ilk birkaç paragraftan sonra buna kesinlikle tahammül edemeyeceğim, aldığı çok sayıda yazın ödülleriyle edebi konumunu pekiştirmiş pek çok ünlü yerli ya da yabancı yazarın – örneğin Julian Barnes ya da Joyce Carol Oates- roman, şiir ya da öykülerini okurken bile ölesiye sıkıldığım, bunların pek çoğunu, önce iyimser duygular, ardından da öfke ve sabırsızlıkla ilk birkaç sayfasını okuduktan sonra, bir daha elimi sürmemek üzere kitaplığıma kaldırdığım, zaten, övünmek gibi olmasın ama edebi ya da felsefi eserler ve edebiyat dergilerinden oluşan uçsuz bucaksız bir kitaplığa sahip olduğumdan, bu kötü kitapları istesem de bir daha kesinlikle bulamayacağım, biraz fantastik bir öneri olduğunu kabul etmekle birlikte, iddianamenin, örneğin Divina Comedia ya da Iliad gibi mensur biçimde kaleme alınması ve bu süreçte sayın toplum savcısının nitelikli birkaç şairden destek alması halinde, söz vermemek kaydıyla, hakkımdaki iddianameyi okumayı düşünebileceğim, en azından boş bir zamanımda şöyle bir göz atabileceğim yanıtını verdim.

Bir solukta ve seri bir biçimde verdiğim bu tuhaf yanıt üzerine, salondaki rezil kalabalık, beklediğim üzere, ilk birkaç saniye boyunca, muhtemelen ne demek istediğimi kavrayamadığından derin ve moral bozucu bir sessizliğe gömüldü. Ardından, elle umutsuzca bastırılmaya çalışıldığı anlaşılan birkaç boğuk kahkaha duyuldu. Öfke ve şaşkınlıktan, yaşına oranla son derece genç ve sağlıklı görünen yüzü kıpkırmızı kesilen mahkeme başkanı, sanki çok ihtiyacım varmış gibi baro tarafından hukuki yardımından yararlanmam için görevlendirilmiş, bir korkuluk kadar cılız, uzun boylu, sarı benizli ve duruşmanın başlangıcından bu yana stresini yenemediğinden olsa gerek, yüzüne göre bir hayli küçük kemik gözlüklerini beceriksizce düzeltip duran genç avukata dönerek, bu aklını kaçırmış sanığa ya da canavara karşı kendisinden yardım istiyormuş gibi baktıysa da, zavallı avukatım, sanki verdiğim bu yanıttan bir parça da olsa kendisi de sorumluymuşçasına başını utançla eğip, önündeki dosyayı inceliyormuş gibi yapmaya başladı.

Avukattan bir hayır gelmeyeceğini anlayan başkan, yenilgiyi kabullenmiş bir yüz ifadesiyle tekrar bana dönerek, daha önce psikiyatri tedavisi görüp görmediğimi ya da psikolojik yardım alıp almadığımı sordu. Ben de kendisine, herkes gibi ruhen bütünüyle sağlıklı ve dengeli bir insan sayılamayacağımı, ancak bu güne kadar pekâlâ idare ettiğimi, yalnız, yanlış anımsamıyorsam ortaokul 1.sınıftayken büyük olasılıkla işgüzar öğretmenlerimden birinin ihbarı üzerine, dersin ortasında rehberlik servisinden çağırılarak, yaşıma başıma bakılmadan, bir kız arkadaşım olup olmadığının ve ailemizde psikolojik rahatsızlığı bulunan birileri bulunup bulunmadığının sorulduğunu, neyse ki bundan sonra rehber tarafından bir daha çağırılmadığımı söyledim.

Üye hâkimlerden birinin eliyle ağzını kapatıp kulağına fısıldaması üzerine, başkan, duruşma tutanağına, söylediklerimi özetleyerek geçirdikten sonra, iddianamenin okunmasına karar verildiğini açıkladı. Buna hiç gerek bulunmadığını, iddianamenin tarafıma tebliğinin Toplum Ceza Yasası’na göre zorunlu ve yeterli olduğunu, iddianame yüzüme karşı okunsa dahi takip etmeyi kesinlikle düşünmediğimi, zaten öyle uzun boylu savunma yapmaya da niyetim olmadığını, özsaygım dolayısıyla tanrısal ya da beşeri hiçbir kişi ya da makamın beni ve edimlerimi yargılama yetkisini kabul etmediğimi, zira, Rousseau’nun Sosyal Kontrat Teorisi’nin tamamen uydurma olduğu kanaatinde bulunduğumu söyledimse de, başkan, savunmama geçilinceye kadar ağzımdan çıkacak hiçbir şeyi dikkate almamaya karar vermiş olmalı ki, sağındaki üye hâkime dönerek iddianameyi okumaya başlayabileceğini belirtti.

İddianameyi dinlemek yerine, bundan iki gün önce tutukevinde yazmaya başladığım son öykümün finali üzerinde düşünmeyi tercih ettiğimden, şu ilk tümcesi dışında iddianameden aklımda hiçbir şey kalmadı: “Tanınmış bir yazar ve hukukçu olan sanığın, 6734 S.lı Yasa’yla, 5876 S.lı Toplum Ceza Yasası’na eklenen 432. Madde hükmüyle kesin olarak yasaklanmış ve ölüm cezası yaptırımına bağlanmış olmasına rağmen, mutsuz ve amaçsız bir yaşantı sürmekte olduğunun bilinçli bir vatandaş tarafından ihbarı üzerine, konularında uzman yetkili ve görevliler tarafından kesin olarak tespit edildiği, sanığın, bu suretle, başta ailesi ve arkadaşları olmak üzere yakınında bulunan kişilere ve giderek tüm topluma kişisel ya da toplumsal hiçbir mantıklı açıklaması ve gerekçesi bulunmayan kendi bunalım ve mutsuzluğunu sorumsuzca ve düşüncesizce bulaştırdığı, hayatına bir çeki düzen vermesi için Yerel Yaşam Müdahale ve Düzeltme Müdürlüğü’nün kendisine verdiği 6 aylık yasal süre içerisinde hiçbir samimi çaba harcamadığı, örneğin, ileri sayılabilecek bir yaşta bulunmasına rağmen evlenmediği ya da nişanlanmadığı, açıklama gereği duymadığını beyan ettiği nedenlerle terk ettiği saygın mesleğine bir daha geri dönmediği, hiçbir parti ya da derneğe de üye olmadığı kesin olarak anlaşılmıştır…”

Korkut Kabapalamut – 2010

Yorumlar

Bir cevap yazın

Loading…

0

0 comments

Oylamak ister misin?

0 puan
Upvote Downvote