in

Düşlere Eşlik Etmek 2

İkinci bir tur… Bu kez sağ bileğim sıkıntılı. Ben düşlerin, doktorum ise bilimsel gerçeklerin peşinde: “Aynı şeyi yaparsan rahatsızlığın ilerler.”

Turun adı doğal olarak BİLEĞİNİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT.

Bu kez deneyim var, geçen tura göre koca bir çanta eksik ve ağırlık olarak neredeyse yarıya yakını yok.

Her gün farklı bir şehirde uyanmak, günaydın diyen renklerin değişmesi, dağlara çıkmak, köylerde duraklamak, kopkoyu bir ormana matını serip bir örümceğin “Bu da kim?” kaygısına tanık olmak…

Üzerinde çalışılmış bir rota olsa da yoldayken ırmağın sürüklediği yerde ya da bir pasaport görevlisinin çizdiği yolda, tırların arasında bulabiliyorum kendimi.

Plan geçen turla aynı km ve bir hafta fazla süre var. Tasarlanan 13 ülke, 6300 km, gerçekleşen 9 ülke 4300 km…

Aşılabilir küçük sorunlarla 1 gün geç başlıyor tur…

İlk gün Yunanistan… Bu kez Alexandroupolis, bizim Dedeağaç dediğimiz. İskender mi vermiş adını bilemem. Ege’nin esintili serinliğinin kattığı baharatla, deniz kıyısında bir yemek. Menüde görüp bu kez ouzo değil rakı söyledim. Bazı ouzolar mastikalı. Birkaç gün damarda dolanabiliyor, rakıyı bardağa koydum üzerine su, renk hala saydam, dedim bu da sek rakı, Burgas gibi.

Makedonya, Üsküp, Türkçe tabelaların ve camilerin arasından merkeze inip, yeşillikler içinde bir otel bulup, doğru Alexander (bizim İskender) meydanına; inanılmaz canlı, ırmağından ışıklar saçılıyor.

Bir kez daha Sırbistan, Belgrad… Kimlerdir bilmiyorum ama inanıyorum ki katliamı gördüğüm insanlar yapmamışlar. Yeşilliği, şehir yaşamı ve doğasıyla inanılmaz keyif aldığım bir kent.

Macaristan Budapeşte… Budin’den Peşte mi; Peşte’den Budin mi? Elbette ikincisi. Aysız gecede karşılaştığınız samanyolu gibi Budin’i izlemek geceleri. Denildiği kadar varmış gulaş çorbası ve gulaş yemeği, çok iyi. Genel geçer kural burada da işliyor: Turistik alanlardan uzak dur ve yerlisinin seçtiği yemek evlerine git.

Slovenya’nın başkenti Bratislava’dan sevgiler… Yol yakınken uğradım, rotada yoktu. Gereksizce pahalı ve iş merkezi ağırlıklı bir şehir ancak old city dedikleri eski şehir merkezi, yolunuz düştüyse uğranmaya değer.

Ve Viyana… Eğer bir süre kaldıysanız VİYANA’YA gittim denilmesi abesle iştigaldir. Viyana’ya uğradım diyebilirsiniz olsa olsa. ŞEHİR en, boy ve derinlikten oluşmuyor yalnızca, algılama, duyumsama, estetik… Ancak yaşıyorsanız şehrin o da bir bölümüne dokunabilirsiniz. İTALYA ülke olarak neyse, Viyana şehir olarak odur. Bütün olarak Avusturya, köylerinin yalın estetiği, şehirlerin boyutlu estetiği ve yaşam biçimiyle, bir yaşam sanatı sunuyor insana.

Yeri gelmişken söz etmekte yarar var. Bir his belki de bir saptama : Ülkesine göre değişebilse de Avrupa yaşamında şehirde yaşamak sıkıntılı, belki de acınası bir durum, şehir zorunlu olarak çalışmaya gidilen bir yer, yaşam köydedir gibi hissettim. Özellikle Alpler’de.

Çekya, Prag… Estetiği keyfe dönüştürmüş, kaliteli bir şehir. Turistler rehberler eşliğinde belirli merkezlere toplandığından, turistik alanlarda yerlisini pek göremeyeceğiniz bir yer. Uzun boylu ya da şişman uzakdoğuluyla bile karşılaşabilirsiniz. Ancak buralardan kaçıp, şehirde gizlenmiş alanlara sığınmanız ısrarla önerilir. Nereden mi bulacaksınız? Her ülkede önce yerlisinden bir arkadaş edinerek ya da otel görevlisinden soruşturarak elbette. Ancak sokaktaki ya da tezgahtaki birinden bilgi alacaksanız biraz dikkatli olmakta yarar var. Bu tür merkezlerde yerli halk rehberlikten bıktığı için, işiniz biraz zor olabilir.

Romanya, önemli bir transit geçiş ülkesi. Doğuya geldikçe yoksulluk artsa da keyifli bir ülke. Yeşilliği, köyleri, Transilvanya Alpleri her türlü şirinliği yapıyor. Bükreş daha güncel mimari ve günlük yaşamıyla karşılıyor sizleri. Gece eğlencesi ve damak tatlarıyla size eşlik etmekte kusur etmiyor. Ancak çok dar kıyı şeridi olması, sanırım Karadeniz’in her yerinden denize girilememesi nedeniyle kimi sahiller için kalabalık terimi az kalıyor. Constanta, liman ve sanayi şehri.

Bulgaristan… Yollarını saymazsanız olağanüstü bir ülke. Ancak Karadeniz sahillerinde burada da aynı sıkıntı var. Varna hoş ve eğlenceli, Burgas daha sanayi ağırlıklı bir şehir.

Birkaç kıyı dışında tamamı DENİZSİZ şehirlerdi. Bizim deniziyle öğündüğümüz şehirlere bakınca bir iç geçirmemek olası değil. Büyük şehirlerden söz ettiğimi anlamışsınızdır.

Türkiye sınırını geçer geçmez karşınıza şu çıkıyor, öncelikle yerleşim alanları suyla ilintili bölgelerde ki bu; yerleşik toplumun en temel özelliği. İki şehirler kurulurken sorulan en temel soru : Nasıl eğleneceğiz? Üçüncüsü estetik kaygısı. Dikkat ederseniz üçü de bizim kültürümüzde genel olarak olmayan öğeler.

Yaşamla yeniden tanışmak için köyler elverişli alanlar. Kaygılar, yaşamışlıklar, bakışlar, açılımlar ayrı. Şehirlerde küçücük dünyayı yaratan insanla, köylerde kocaman bir yaşamla karşılaşıyorsunuz. Kısaca şehirler GDO’lu, köyler organik.

Bizler çırpınıyoruz ya diren orası burası diye. Oralarda halk direnmiş, kan da dökülmüş, gözyaşı da, dinsel hegemonya da iktidar olmuş zamanında, şimdi direnmenin ne demek olduğunu bilen bir halk ve yönetim uyum içinde, yaşamı nasıl daha yaşanabilir duruma getiririz diye düşünüyorlar!

Haydi bir de anekdotla bitirelim. Balkanlarda kiril alfabesi egemenliğini sürdürüyor. Peki nedir bu kiril alfabesi? Yıl 980’ler. O dönem Bizans İmparatorluğu malum bizim şimdiki yerlerde de yerleşik, II.Basil imparator, Kırım’ın ilerlerine de Kiyef Knezi Vladimir hakim. Bizans’ta Bardas ve Fokas adlı kumandanlar ayaklanıyor. Basil, Vladimir’den yardım istiyor o da Basil’in kızkardeşi Anna’yı almak şartıyla yardım ediyor. Ancak ayaklanma bastırılınca imparator kızkardeşini vermekten vazgeçiyor. Vladimir bak sen deyip Kırım’ın Korsun’unu işgal ediyor. Bunun üzerine Basil “tamam tamam, eğer hristiyanlığı kabul edersen Anna’yı alırsın” diyor. Vladimir kabul ediyor ve askerleriyle birlikte vaftiz ediliyor. Sonra hristiyanlık kurum olarak kiliseler piskoposa, piskoposlar metropolite bağlı olarak hızla yayılıyor. Slavlar için Selanikli Rahip Konstantin (Kirill) tarafından Yunan alfabesi esas alınarak hazırlanan bir alfabe ile Slavca dini kitapların yayınıyla hem kilise, hem de zaman içinde edebi dil durumuna geliyor. (Rusya Tarihi-Akdes Nimet Kurat-TTK-Sayfa 28-32’den özet)

Yorumlar

Bir cevap yazın

Loading…

0

0 comments

Oylamak ister misin?

0 puan
Upvote Downvote