in

"Gece" Romanı Üzerine Bir İnceleme

bilge-karasu-gece-2

Çok katmanlı bir metin olarak tanımlanan Gece okunduktan sonra denilebilir ki, Bilge Karasu düş ile gerçeğin birbirine karıştığı bu romanında, okuyucu ondan gerçek anlamda bir roman beklerken, Cem İleri’nin  de öne sürdüğü üzere bir roman taslağı, kitap yerine geçen ancak kitap olmayan, diğer bir deyişle derinlikli bir kandırmaca sunar okura.

Gece’de bedenin, bedenlerin konumlarına değinmeden önce, var olmakla olmamak arasında gidip gelen ya da hepsi tek bir bedenden çıkma karakterlerin kurguları incelenmelidir. Her ne kadar roman dört bölüme ayrılmış ve okuyucu her bölümde anlatıcının değiştiğinin farkına varsa da, karakterlerin birbirlerinden ayrımı ve kendi içlerinde bir bütünlük sağlamalarının netliği bu kitabın dört eşit parçaya ayrılmasında görülen netlikten son derece uzaktır. Karakterlerin bu bulutsu haline zaman ve mekanın da belirsizliği eklenince, okuyucunun ayaklarının basacağı sağlam bir zeminin varlığı ortadan kalkar.

Bilindiği üzere, yazarların karakter seçimleri, onları konuşturmaları ve özenle seçerek bu kişilerin ağızlarına yerleştirdikleri cümleler, metnin ilerleyişi açısından son derece belirleyicidir. Ancak Gece’de karakterler sanki halihazırda son derece karmaşık olan durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirmek adına çalışırlar. Dipnotlar bize Karasu’nun aklından geçenleri arada herhangi bir elçi olmaksızın görme imkanını verir ve yazar der ki “Kişileri de hem var kılmalıyım, hem de belirsizlik içinde bırakmalıyım.”  Bu belirsizlik hali, roman boyunca okuyucunun hiçbir şeyden emin olmadan el yordamıyla karanlıkta ilerlediği hissini yaratır. Sunuş kısmında Akşit Göktürk’ün de belirttiği üzere, karakterler kesik kesik ve sıklıkla birbirleriyle kesişirler, hem sözleri hem de varlıkları. Var olan çok yönlü bilinç akışı ile okuyucuya aynı andan birden fazla yönü tarif etmeye benzer bu durum.

Karasu’nun bu romanında, dilin ne denli güçlü ve bu güçlülük hali üzerinden gerçekliğe son derece başarılı bir şekilde yakınsıyor oluşunun da altı çizilmeli. Dile gelme hali bu bağlamda büyük önem kazanır. Tüm bu akışkanlık arasında ise sabit kalan iki şeyden/imgeden bahsedebiliriz: dil ve beden. Beden şiddetin üzerinde uygulandığı alan olarak şiddetin varlığını koruyabilmesi adına gereklidir, dil ise anlatandır. Yaşanılanların ve deneyimlerin kişilere anlatılması esnasındaki temel araç olmanın yanısıra, kişinin kendi hesaplaşmalarında da dil ön plandadır. Dil güçlüdür, çünkü kişi hem kendi kendini dille var eder hem de diğerleri tarafından dil yardımıyla tanımlanır.

Şiddet, romanın geneline yayılmış, yedirilmiştir. Tahminen, mekanlar ve kişiler değişse de ortak tema olarak ölünün sokakta kalması, vahşi bir şekilde beden formunun bozulması ile sonuçlanarak öldürülmesi bir nevi katledilmesi, katillerin belirsizliği gösterilebilir. Bu cinayetlere faili meçhul denebilir mi? Sokak ölümlerinin çoğunun tek bir zanlısı olmaması, öldürenin tek bir el olduğu gerçeğinin değiştirmemektedir. Karasu’nun da dediği üzere “Perdenin önünü tek dünya sanır çoğu insan. Oysa perdenin ardında ipleri ellerinde tutanların dünyasını bilenler, yalnız ipleri ellerinde tutanlardır” Romanda bedenin yerine bakıldığında Gecenin İşçileri somut delillerle karşımıza çıkarlar. Korkuyu artıran bu kişiler, bedenlerin şeklini değiştiren aynı zamanda ortama ve koşullara uygun olarak kendi bedenlerinde de belirli değişimler gösterenlerdir.

Silahlar artık onların vücutlarının birer parçası, yeni sahip oldukları uzuvlarıdır. Korkuyu artıran ise birden fazla öğe vardır: Gecenin işçilerinin artık sokaktaki insanlara benzememeleri, duvarlara yazılan “Gece Gelecek” yazıları  -ki burada da dilin gücü son derece barizdir, tüm bu olan bitene mistik bir hava katan tören ve elbette insanların bilinçlerine, orayı bir daha terk etmemecesine yerleşen şüphe.

Durumu bir şema üzerinden inceleyecek olursak kısmen soyut ve havada olan korku hissi, gecenin işçilerinin varlıkları, dil, halk arasında kulaktan kulağa dolaşanlar ve tanıklıklar üzerinden bedensel olarak var olmaları ile birlikte daha somutlaşır, hem şiddetin uygulayıcılarıdırlar hem de korkunun kendisi daha elle tutulabilir bir hale bürünmesinin sebepleri. Bu esnada, halihazırda bir bedene sahip olan, diğer bir deyişle mağdur ise bedeneninden çıkar, onu kaybeder. Şiddet olayının gerçekleşmesinden sonra ise, mağdurun bedeninden ayrılması (ruh ve beden ikiliğinden de söz edilebilir) ile beraber gecenin işçilerinin de insanlıklarından şüphe edilmeye başlar çünkü bedenler üzerinde uyguladıkları vahşet hayvanlara yakıştırılan cinstendir. Başlarda sadece geceleri ortaya çıkan, diğer bir deyişle korkunun daha sistematik olduğu bir dönemi, gündüzleri de ele geçiren şiddet izler. Burada zamanın kontrolü gecenin işçilerinin eline geçmiş gibidir, hatta bundan böyle Güneş bile onların yanındadır.

Zamanın yıpratılması, geçirdiği değişim Karasu’nun zamanı yıkmaya çalışması ile de ilişkilendirilebilir ve ardından yazar sorar “Zamanı yok etmeye çalışırken söyleyişimizin yapısını da bozmak gerekmez mi?” Gecenin karanlığı ise, hem cinayetlerin gerçekleşmesine hem de artık insan olduğundan şüphelenilecek duruma getirilmiş bedenlerin üstlerinin örtülmesinde yardımcıdır. Tüm bunlara ek olarak, Balıkçılar sokağındaki olay gibi tüm bu olayların sebebi bilinmemekte, ya da en azından bilinmediği iddia edilmektedir.

Tam da bu noktada Karasu okuyucuya romanın devamını okurken bir yol gösterici olacak iki bilgi verir. Birincisi, gecenin karanlığının uzunca bir süre belki de sonsuza dek dağılmayacağına dair. İkincisi ise bilinecek bir tek doğru olmadığı. Bu nedenle cinayetler sürecek ve okuyucu bunun sebebini hiçbir zaman tam olarak bilemeyecektir. Romanın geri kalanı ile ilgili çok net yargılar geliştiremeyeceği gibi. Çünkü bir tek doğru hiçbir zaman yoktur Gece’de.

Gece’de bedenlere yüklenen roller önemlidir. Her gün insanlar ölür, bilimsel bir deneyin parçası olarak, daha büyük emellere hizmet etme güdüsüyle. Eğer o gün kişi ölmediyse, bir günlüğüne, bir akşamlığına daha doğrusu onun da diğerleri gibi ölme vakti gelene kadar kutsanır. Ancak sonu belli olduğu için bedene yüklenen bu rol, ölüm ile son bulmaktadır, şüphesiz. Sonun bu denli belli oluşu korkuyu azaltır mı? Tüm bu yaşananların bir oyun olduğu göz önüne alınırsa ve bu oyuna katılım zorunluysa, katılan da katılmayan da ölümle cezalandırılıyorsa kişilerin çok fazla seçim hakkı olduğu söylenemez.

En azından ben, kabullenişin izlerini göremedim Gece’nin insanlarında. Roman boyunca bedenler baskı altına alınıyor, dövülüyor, kanatılıyor, şekli bozuluyor bazen canı alınıyor bazen de kayboluyor. Tüm bunlar yaşanırken şiddet farklı şekillerde toplumda kendisini hissettirse de, en somut izleri bedenler üzerinde bırakıyor. Dönemin insanlar arasında bir alt grup yarattığı da söylenebilir, alt yaratık kavramı üzerinden. Kişilere dövülseler de öldürülseler de yenilmeyi ve ezilmeyi kabul etmemeleri salık verilmektedir. Bedenden uzaklaşıp, acıyı geride bırakıp devam edemeyenler ise alt yaratıktır. Diğer bir deyişle, ölüm bir ödül ya da kurtuluş değildir Gece’de. Ölürken dahi  kişiden beklenenler vardır ki gerçek bir ölümü hak edebilsinler. Diğer bir deyişle, şiddetten çıkan tüm yolların beden üzerinden geçtiği ve sonun bedene zarar vermek olduğu söylenebilir. Bu durum cinselliğin yaşandığı sahnede de son derece belirgindir.

Sessizce gelişen, bedenlerin birleşmesinin beklendiği bu anın da son sahnesi beklenmeyen bir anda, kişi savunmasızken bedeninde hissettiği acıdır. En savunmasız anında vücuduna aldığı bıçak darbeleri, kahramanı öldürmese de, insanın ne kadar savunmasız olduğunu bir kez daha gözler önüne serer. Cinsellik ve şiddetin tek bir olay üzerinden farklı senaryolar olarak sunulması da son derece ilgi çekicidir. Ayna imgesi sıklıkla okuyucunun karşısına çıkar ve şu soruyu sorar “Hangi ayna gösterecektir kendimizi bize?” Öncelikle dört kişi de bir yatakta hayal edilir, şiddetten uzarak sevgiden yola çıkma fikri vardır. Bu sahnede yalandan ve hırstan arınmanın ve elbette dolaylı da olsa şiddetten uzak kalmak için böylesine bir nevi pasifist duruş taraftarıdır yazar. Kitabın sonlarına doğru ise bu duruş bir yana bırakılır ve aynada görülen üç kişiden kurtulmanın tek yolunun onları birer birer öldürmek olduğu fikrine sarılır fakat yeniden ani bir karar değişikliği ile yazar kişisinin, yani kendisinin sonunu hazırlamakta karar kılar. Seslerin şiddetle ilişkisine bakılacak olursa, sağır olan kahraman üzerinden verilir bu durum ve engelin onun için bir koruma mekanizmasına dönüşmüş olduğu görülür. İstediğinde dudak okumayı bırakarak, kafasını çevirerek söylenenlerden, seslerden uzaklaşma gücünü verir ona, bir tür üstünlük sağlar.

Karasu’nun bu romanında bedenler incelenirken, etken ve edilgen bedenler olarak bir ikiliğin gerekliliği göz önünde bulundurulmalıdır, ki bu iki konum arasında geçişler de oldukça anlıktır. Özetlemek gerekirse, şiddet, cinsellik, dil, ve ses arasındaki ilişkiler incelendiğinde her ne kadar şiddeti tamamlayıcı öğeler olarak görülseler de, her birinin eşit güce sahip olduğunu düşünmemekteyim. Dil ve ses, ki bunlar gündelik konuşmalar ve duyulanlar haricinde düşünen kişilerin kendi içi konuşmaları ve bilinç akışını da oluşturduğuna inandığımdan şiddetin beden ile etkileşimi esnasında en etkin ve baskın olarak gördüklerim. Cinsellikten ise, beden şiddetin nesnesi iken diğer ikisi gibi şiddete giden yolda kendisinden faydalanılmaktadır.

Okuyan Kedi
okuyanbirkedi@gmail.com
okuyankedi.blogspot.com

Yorumlar

Bir cevap yazın

Loading…

0

0 comments

Oylamak ister misin?

0 puan
Upvote Downvote