Geçmişin saflığı, doğal yaşamın gerçekliği biriktirdiklerimiz

“Benim çocukluğumda bayramlar şöyle geçerdi, böyle geçerdi” dediğim yaşlara geldim çoktan. Pek çok konuda olduğu gibi bayramlarla ilgili de geçmişe özlem hafızamı canlandırırken içimi ısıtıyor. Pek çoğumuzun geçmişe özlemini aynı duygularla ve benzer cümlelerle ifade ettiğine eminim.

Ne güzel ki “benim çocukluğum…” bölümündeyim henüz.

Yaşam, doğum ve ölüm olarak iki evre aslında. Başlangıç ve bitiş arasında beş bölümlük bir oyun var. Hangi rolü oynarsan oyna ömrü yetenler için hep aynı bölümler; bebeklik, çocukluk, gençlik, erişkinlik, yaşlılık.

Bu bölümlerden biri bitip diğerine geçtiğinde bir önceki bölümün kaydı arşivlenmiş demektir. Her bölüm “benim çocukluğumda.., benim gençliğim…” diye başlayan cümlelerle geride kalmış olur.

Ramazan Ayı’nı “benim çocukluğumda diye başlayan anılarımla anlatmak isterim.

“1960’lı yılların sonuna doğru İzmir’in Ödemiş İlçesi’nde uzun sokağı kesen dar bir sokağın köşesindeydi yaşadığımız ev.

Henüz ilkokulda değildim. Tamamı kırmızı tuğlayla örülmüş, küçük ahşap çerçeveli, ince camlı ve derin nişli pencereleri olan bir evdi. Hepi topu iki kattı. Biz ikinci katta oturuyorduk, alt katta yaşlı ev sahibimiz. Ne güzel ki o zamanlar tavanlar hep yüksekti. Pencereler küçük de olsa yükselen tavan büyük bir oda algısı yaratıyordu. Evimize ikinci kata dışarıdan dik ve çok basamaklı bir merdivenden çıkıyorduk küçük ayaklarımızla.

Yazın mahalle ve sokaklarda kapı önlerinde, kışın bir sobanın etrafında büyüğünden küçüğüne muhabbetle birarada olunurdu. Dertler, hüzünler, mutluluklar paylaşılır, yazdan kurutulmuş sağlıklı doğal gıdalar da bu muhabbetin ağız tadı olurdu.

Bu mahallede de böyle yaşanmıştı diğerlerinde de.

Bu satırları yazarken bir çay arası verip anneme doğrulatmak istedim hatırladıklarımı. Evet kendi yaşlarımızı, evi, hikayeleri çok net ve doğru hatırlıyorum. Söylediğine göre ev sahibimiz Dudu Hanım Teyze doksan yaşlarına yakınmış o zamanlar. O’nu canlandırırken hafızamda, seksen doksan yaşlarında, akça pakça, enine boyuna iri yapılı, başından eksik etmediği oyalı beyaz tülbenti ile nur yüzlü, cesametli bir muhacir kadını hatırlarım. Bir de kızkardeşimin yaramazlıklarını…

Az çektirmemişti Dudu Hanım Teyze’ye. O, hep sakinlikle karşılamış, Asu’nun bu yaramazlıklarını sorun yapmamıştı. Ta ki kardeşim birgün tahta meyve kasalarını ikinci kattan aşağıya atıp onun başına geçirene kadar. Hızla merdivenlerden aşağıya koşan annem, Dudu Teyze’yi fenalaşmak üzereyken bulmuş, kolonya ve su serperek kendine getirmeye çalışmıştı. Neyse ki kalıcı bir sorun yaşanmamıştı.

Yaz sıcaklarını, merdivenden sonra ulaştığımız mutfağın önündeki ahşap verandada, yerlere serilen kilimlerin üzerinde komşularla birlikte geçirirdik. Ev iki odalıydı, bir yatak odası ve sokağın köşesine denk gelen bir oturma odası vardı. 60’lı yıllarda Ramazan Ayı kış mevsiminde geçerdi. İftardan sonra, uzun kış geceleri soba etrafında hikayeler, yaşanmış fıkralar dinlerdik büyüklerden. Benim için sabaha karşı Ramazan davulcusu geçene kadar herşey şahaneydi. Köşedeki odanın gece yatağım olan kanepesinde uyurken, sahur saati yavaştan onun sesini duymaya başlardım. Eve yaklaştıkça yorganın altında ya büzülür kalır ya da davulcu gidene kadar hiç kıpırdamadan buz kesilirdim. Aksi gibi tam benim yatağımın olduğu pencerenin önünde durur, davulu çalmayı kesip gür ve puslu bir ses tonuyla uzun uzun maniler söylerdi. Boşuna söylenmemiş “davulun sesi uzaktan hoş gelir” diye.

İlkokula başlayacağım sene düz ayak bir eve taşınmıştık. Böylece, Dudu Hanım Teyze kızkardeşimin zulmünden, ben de davulcu korkusundan kurtulmuştum.

İftar sofraları her evde olduğu gibi bizde de çok özenli olurdu. Her iftar sofrasında bulunan hurma senede bir ay ve az bulunan çok lezzetli bir yiyecekti benim için. İftar sofralarımız için annemin babaannesinden gelen kalıpları vardı. Tok tutsun diye yapılan menülerdi bunlar. Böyle süregelmiş, saygıyla kabul edilmiş. Mesela, Kuru Yufka Böreği… Yanında kışın kuru meyveden hoşaf olmazsa olmaz. Çöven helva, susamlı helva bunlar da yöresel yemek sonrası lezzetleriydi. En güzeli de fırınların sadece Ramazan’da çıkarttıkları pide idi. İftara yaklaşırken kuyruklar beklenir sıcak sıcak pide eve getirilirdi. Annem pideyle harikalar yaratırdı. Bazen etli ve et sulu, bazen peynirli maydanozlu, bazen de yumurtalı. Tabii yanında hep çeşitli hoşaflar olacaktı.

Ramazan Ayı biter bitmez en büyük mutluluğumuz bayram ayakkabıları idi. Çoğu zaman kırmızı, büyüdükçe siyah rugandı onlar. Gerçekten bayram sabahını heyecanla beklerdik. Çünkü o parlak gıcır gıcır rugan ayakkabılar ilk kez giyilecek, büyüklerin elleri öpülecek, mendiller, şekerler, harçlıklar alınacak ve lunaparka gidilecekti.

Nasıl saf ve doyurucu mutluluklarmış onlar.

Annemin ağzından eksik etmediği bir sözle;
“Biz yedik eksilttik allah artırsın, sofrayı kuran kaldırsın”.

Sofralarınızdan bereket ve sağlık eksik olmasın.
Milletçe huzurlu bir Ramazan ve Bayram dileğiyle.

Yorumlar

Bir cevap yazın

Loading…

0

0 comments

Oylamak ister misin?

0 puan
Upvote Downvote