Karanlık

Ölmüş. Önce bir şey anlamadım. Sonra yine bir şey anlamadım. Uzunca bir süre hiçbir şey anlamadım. Bağırarak ağlamamı beklediler, bir şey anlamadım ki ağlayayım. Hepsi gözümün içine bakıyordu. Belli ki bu haberi alırken yanında kimler olsun diye kararlaştırmış, cesareti olanlar sözleşip gelmişti. Anlamadığımı fark edince ürktüler. Haberi bir idrak edebilsem sarılmak için bekliyor ama şimdi iyiden iyiye korkuyorlardı. Ani bir hareketle zarar verebilirdim onlara.

Üçü de üniversiteden arkadaşım. Hiç kopmadık, hep en yakınında kaldık birbirimizin. Öldüğünü söyledikleri, üniversitedeki sevgilim. Yalnızca iki yıl birlikte olmuştuk ya sonraki dört yıl boyunca da ona aşıktım. Onu her gün düşünüp ağlayacak kadar aşıktım hem de. Özlemekten kim ölmüş diye telkin ediyordum kendimi ama ilk olabilecek kadar özleme batmıştım. Bak o ölmüş en nihayet… kalp krizinden.

Onu İstiklal’de bir bankanın camekânı önündeki mermer basamaklarda yan yana otururken terk ettiğim akşam dün gibi aklımda. Temeli felsefeye ve psikolojiye dayanan çok iyi sebeplerim vardı. Bizim gibi iki beşericiyi de mühendislikten sebepler ayıracak değildi ya! O gün Galata Kulesi’ne çıkmış, Galata Köprüsü’nde balık ekmek yemiş ve Tünel’de arkadaşlarımızla buluşmadan önce de buraya oturuvermiştik. Kulede fotoğraflarımı çekerken akşam söyleyeceklerimin ağırlığıyla gölgelenen bakışlarımı objektifine çevirmekte zorlanmıştım. Oysa o, ağzımdan çıkan her delice şey gibi ayrılma isteğimi de olgunlukla karşılamış, derin kederini kendine saklamayı seçmişti. İlk defa o gün, bana dur demediği için nefret etmiştim ondan. Bu irrasyonelliğim içler acısı fakat buz gibi gerçekti.

Neredeyse on yıl olmuş biz ayrılalı, aşk biteli beş-altı yıl. Aşk hiç biter mi diye soran şarkıyı dinleyip hüzünlendiğim günler geride kaldı. Zaman her şeyin ilacı diyenlerin suratının ortasına bir tane patlatmak gelirdi içimden. Artık gelmiyor ya yine de bunu benden duyamaz kimse. Ondan ise hiçbir şey duyamayacağız artık, bir daha ağzını açıp tek söz söyleyemeyecek. Zaten ketum, suskun adamdı ama suskunluğun bu kadarı ona bile fazla. Sahi, bir daha hiç duymayacak mıyım sesini? Davudi bir sesi yoktu ama insana güven veren, tok, sakin bir ses tonu vardı. Ne söylese doğruyu söylediğine inanabilirdi insan. Genelde söylerdi de.

Burnuma keskin bir koku geldi. Kızlardan biri kolonya dayamış burnuma. Koklamak yerine içmek geldi içimden, ya da derin bir uykuya dalıp günlerce uyumak. Yavaş yavaş idrak etmeye başladığımı o zaman anladım. Canımın acısını hissettikçe acıyı dindirecek bir şeyler bulmak için etrafa bakınıyor, kızların gözümün içine bakan gözleriyle karşılaşıyordum. Şefkatli bakışlarındaki acımayı fark edince öfkelenir gibi oldum ama gücüm yetmedi. Hâlbuki içlerinden ikisi hiç sevmezdi onu. Ayrılığımızdan yıllar sonra yaşadığı, bana da yaşattığı gelgitlerin beni ne hale getirdiğini ilk elden görmüş ve ona tavır almışlardı. Şu anda acıdıkları o değil, bendim zaten.

Beni en iyi tanıyan arkadaşımın gözlerine diktim gözlerimi, sesimi çıkaracak gücüm yoktu. Yağmurlu bir gece, yurdun koridorlarını topuk seslerimle inleterek odaya sırılsıklam ve ağlayarak girmiştim de ne o sormuş, ne ben söylemiştim. Daha topuk seslerimi duyar duymaz adımlarımdan anlamıştı kötü bir şey olduğunu. Saçlarımı sessizce tarayarak sakinleştirmişti beni. En azından gözyaşlarım dinmişti. Bu defa gözyaşlarım olmadan, soran gözlerle ona baktım. “Kalp krizi” dedi. Ağlamaktan burnu tıkanmıştı galiba. “Uçakta… uçakla buraya gelirken… tatil için.” Orada doktorasını tamamladıktan sonra bir daha buralara dönmez sanıyordum. Buradaki bir üniversiteyle görüştüğünü söyleyince çok şaşırmıştım o yüzden.

“Neden? Neden öyle olmuş?” Kaşlarımın çatık, alnımın kırış kırış olduğunu hissedebiliyordum bunu sorarken. Öfke, içimi yakıp kavuran bir çığ gibi hızla büyüyordu içimde. Önce yanaklarım, sonra bütün yüzüm yanmaya başladı. Terlemeye de başladığımı görünce biraz mütereddit, gidip camı araladı biri. Kendimi camdan atacağımı falan düşünmüyordu herhalde. Ne olur ne olmaz demiş olacak ki aralık camla tam aramıza oturdu. Bu kadar öfke insanı öldürmez, yaşatırdı ancak. Doktorası daha yeni bitti sayılır. Hem daha otuz iki yaşındayız… Otuz iki yaşında ölür mü insan! Ah bir tanrım olmalıydı şimdi, öfkem hep havada asılı kalıyor… sigara dumanı gibi. “Bir sigara verin bana”.

Birkaç kez bırakmayı denemiş ama doğru düzgün spor da yapmadığı için çok kilo alınca vazgeçmişti. Hani eline de yakışırdı haspamın. Üniversitedeyken hediye ettiğim Elvis Presley baskılı siyah beyaz tabakayı hala kullandığını görünce ne şaşırmıştım. Elvis silinmeye yüz tuttukça kendisi rock’n’roll bir adam olup çıkmıştı. Koyu renk kot pantolonu, siyah deri ceketi, gümüş halka küpeleri ve bileğinden hiç çıkmayan deri bilekliğine karşın uzun saçları erken kırlaşmış, siyah kemik gözlüklerinden bir şeyler bildiği anlaşılan ve en büyük laneti insanları anlamak olan yumuşacık bir adamdı. Onu yalnız ben tanıyordum sanki. Gözünün içine hayran hayran bakıp, uyduruk sorular soran kız öğrencilerinden gülerek bahsederken böbürlendiğini düşünüp burun kıvırabilirdi herhangi biri. O incecik mahcubiyetini sezerdim ben. Ona ne denli güzel bir adam olduğunu anlatabilmek yıllarımı almıştı ama buna değdiğini ona her baktığımda görüyordum. Kendine güvenen, saçları kırlaşmış, uzun boylu, hem yakışıklı hem sevecen, başarılı bir psikolog doktordu bugüne bugün. Kızlar ona değil de bana hayran olacak değildi ya! Güzelliğinin bilincine varmak ilk zamanlar onu şımartsa da bunu zaman içinde sindirmiş, eski tevazusunu çoktan geri kazanmıştı. Kızların bu haklı ilgisinden ciddi ciddi utandığı zamanları biliyordum.

Kim bilir yüzü neye benziyordu şimdi? Yuvarlak hatlı irice burnu, ince dudaklarının kenarındaki zarif kıvrım bile donup kalmıştır ve artık gözlüklerine ihtiyacı olmayacak. Bir daha bana da ihtiyacı olmayacak. Şimdiki sevgilisiyle olan sorunlarından bahsetmişti de artık kalbini açmaktan korkmamasını söylemiştim ona en son. Sonra ne yaptı bilmiyorum, hiç konuşamadık. Vaktimiz olmadı… oysa varmış, artık hiç yok.

Kızlardan biri saatine bakıp diğerine saati söyledi. Geç… ölüm çok erken, vakit çok geç. Bunları içimden geçiriyor olmalıydım çünkü sesimi duyamıyordum. Gözlerimi daldığı boş duvardan alamıyordum. Öyle dalmıştım ki, o boş duvara dönmüştüm sanki. Göründüğü kadar boş değildi duvar, sinema perdesi görevi görüyordu. İçten gülünce biraz aptallaşan yüzü geliyordu gözümün önüne. Hafifçe aralık dişleri yanlardan görünür, komik bir ses çıkarırdı böyle gülerken. Burnu yanaklarının peşine düşüp yanlara doğru genişleyince bir palyaçonun burnunu andırırdı burnu. Onu ağlattığım zamanlar geldi aklıma. Ağladığını görünce benim de gözlerim dolardı. O ise filmlerin sonunda ağladığımı görünce gülerdi bana. Bu huyumu sevdiğini çok sonraları öğrenmiştim. Ellerimi bile severdi o. Onun ellerinin yarısı kadar bile güzel değildi oysa. Öksüz bir çocuğa bakar gibi ellerime baktım.

Tam bu sırada anahtar sesiyle irkildim. Yıllar geçmişti ama saat kaçtı sahi? Bu kadar geç olduğunu fark edememişim, yoksa eve erken mi gelmişti? Aralık camın ardında hala aydınlık görünüyordu hava. Benim küçük adamımın küçük ayak seslerini işittim. Babasının alelacele çıkardığı ayakkabılarından kurtulmuş, ayağından çıktı çıkacak küçük çoraplarının burunlarını halıya çarpa çarpa ve hala acemi sayılabilecek küçük adımlarıyla bana doğru koşuyordu. “Anne” diyerek sarılınca gözlerimin dolduğunu hissettim. Bunu fark eden kızlardan biri tatlı dille kucağına alıp içeri götürdü oğlumu.

Salonun girişinden bana bakan eşimi gördüm. Kızlar haber vermiş, işten erken çıkmış olmalıydı. Hâlbuki buna hiç gerek yoktu. Ağlamıyordum bile. Çok kısa bir süre için yerinden kıpırdayamadı. Sükûnetimden korktuğu için mi yoksa ne yapması gerektiğini kestiremediğinden mi bilmiyorum ama bana çok uzun gibi gelen bir an boyunca öylece bakıştık. Sonra ne yavaş ne hızlı, birine ulaşmak için atılabilecek en doğru adımlarla yanıma yaklaştı. Ona sarılmak için ayağa kalkmaya çalıştım ama kalkamadım. Öyle ağırlaşmıştım ki biri beni oturduğum yere bağlamıştı sanki. Kaldırmaya çalışmadı, önümde diz çöküp yanaklarımı sıcacık avuçları arasına aldı. Ta içime bakıp acımı gören gözleri algımın üstüne örtülen siyah tül örtüyü kaldırıp atmış, beni çırılçıplak bırakmıştı. “Ölmüş” demeye çalışıyor ama tıpkı o kâbuslardaki gibi sesim çıkmıyordu ve düşüyordum. Beni tuttu. İşte o zaman çıktı sesim. Gürültüyle ve titreyerek ağladım. Demin içtiğim sigara da astımımı tetiklemiş olacak, nefes almakta güçlük çekiyordum. Zaten tek tük içtiğim sigarayı, bizim küçük adamımızın aramıza katılacağını öğrendiğimden bu yana hepten bırakmıştım. Bu sigarayı ise içmemiş, yemiştim adeta.

Bardaktan boşalır gibi ağlamama, nefes alıp verme çabalarım da eklenince çok gürültü çıkarmış olmalıyım ki oğlum biraz çekinerek kafasını uzattı köşeden. Hem durumu anlamaya çalışıyor, hem de annesini böyle görmek onu korkutuyordu. Oğlumu korkuttuğumu fark edince biraz toparlandım. Daha gözyaşlarımı silmeden gülümsedim ona. Her zamanki gibi gülümseyen annesini görünce bir tanıdığa rastlamış gibi aydınlandı küçük suratı. Yine de bu defa koşmadan geldi yanıma. Küçük elleriyle ıslak yanaklarıma dokunarak öptü.

Yorumlar

Bir cevap yazın

Loading…

0

0 comments

Oylamak ister misin?

0 puan
Upvote Downvote