Kiraz ağacına bakan ev

Tito öldü!.. Tito öldüüü!.. Titoooo!.. Öldüüüü!..
4 Mayıs 1980.

Yasmina penceresini araladı; aşağıda uzayıp giden dar sokak boyunca elindeki gazeteyi sallayarak koşan, bir yandan da, “Tito öldü!” diye bağıran genci izledi.

Beklenen haberdi. Perdeler açıldı; kadınlar, adamlar, çocuklar. Camdan cama bakışlar, bazı kısa konuşmalar. Sessizlik dedikleri buymuş, Yasmina’ya uğultuymuş gibi gelen.

Balkanlar’ın partizan “baba”sı yoktu artık.

Yine de beklenmedik bir haber gibiydi. Çünkü ne zaman beklenmedik bir haber alsa, bacakları karıncalanırdı Yasmina’nın. Şimdi de karıncalanıyor. Alt dudağını ısırdı, epeyce bastırdı, epeyce acıdı, epeyce acıdığını fark etmedi, gencin yittiği köşe başına bakarak öylece durdu, kalakaldı.

Dudaklarından çıkıveren, “Eyvah!” kendisinin bile duyamadığı….

“Endişe edecek bir şey yok,” dedi Milan Mihayloviç, yattığı yerden kalkmadan, gözlerini açmadan. “Değişen bir şey olmayacak. Her şey eskisi gibi devam edecek.”

İçten içe kıpırdayan bir rahatsızlık, evlerde, işyerlerinde, sokaklarda, bir hayaletin ruhu gibi dolanmaktaydı.
Efsaneler masallara, masallar tarihe, tarih bugüne karışıyor, bilenler bilmeyenlere anlatıyor, büyükler küçüklere öğretiyor, ülkenin asıl sahipleri ile asıl olmayan sahipleri yeniden keşfediliyordu. Kapı eşiklerinde, evlerde, otobüslerde, işyerlerinde herkes aynı konuyu konuşuyordu ve herkesin sorduğu tek bir soru var: Şimdi ne olacak? Şimdi ne olacak?

Böylece geçti, seneler geçti. Çocuklar, yarı saydam gözlerle çevrelerine bakan yetişkinler arasında büyüdüler. Büyüyen başka şeyler de oldu.

O haber! Dün yayılmış gibi tazeydi. Gazetelerin kenar sütunlarına sıkıştırılan etnik grupların geçimsizlik haberleri, giderek daha geniş sütunlarda, daha büyük manşetler altında yer almaya başladı.

Eskiden yalnızca işitilen, şimdi ise düpedüz karşı karşıya kalınan bazı olaylar var: Kosova Savaşı’nın altı yüzüncü yıldönümünde Kral Lazar’ın mezarı açıldı ve kemikleri köy köy dolaştırıldı. Savaşın yapıldığı meydana kan renginde bir anıt dikildi. Anıtın üzerine yazılanlar, düşündürmek şöyle dursun, tarih kitaplarını yeniden karıştırmak için yeterince akla yatkın bir sebep oluşturmuştu bile! “intikam almayanın dölü tutmasın! Toprağı kurusun!..”

Aralarında belli bir uzaklık tutarak kıpırdayan gölgeler birbirine sokulmaya, yerin kulağı varmış da sanki, sesler fısıltıya dönüşmeye ve o soru çoğalmaya başladı. Daha hararetle, daha te dirgin, daha bulanık bakışlarla soruluyor artık: Allah aşkına söyleyin / Azize Hellender aşkına söyleyin dostum! Şimdi ne olacak?

Yasmina mutfak penceresinin yanına sandalye çekti. Oturmasıyla kalkması bir oldu. Yapması gereken bir işi hatırlamış gibi hızla odaya yöneldi. Hafif bir horuldamayla uyuyan kocasına baktı. Adını geçirdi içinden: Milan Mihayloviç. Beyaz uzun sakalları birbirine karışmış, çocuk gibi kıvrılarak yatan bu Sırp erkeğinin koynuna girdiği ilk geceyi anımsadı. Ay şimdi olduğu gibi odayı aydınlatıyordu böyle, Yasmina dünmüş gibi anımsıyor. Milan Mihayloviç, Yasmina’nın saçlarını geriye atıyor, kulağına güzel sözler fısıldıyordu. Yirmi iki yıl boyunca hep fısıldadı Milan Mihayloviç. Fısıldayarak tatlım, fısıldayarak ne güzelsin, fısıldayarak seni seviyorum…

Fısıldayarak Yasmina’nın bölük pörçük duyduğu sözcükler, içini rahatlatan sesler, nefesler…

Ortodoks Kilisesi’ne bağlıydı Milan Mihayloviç. inancının gereklerini yerine getirir, sık sık değilse bile uzun aralar geçirmeden kiliseye gider, mumlar yakar, dileklerde bulunurdu. Eskiden beridir yaptığı gibi. Bu aralar Katolik Hırvatlara biraz sevimsiz göründüğünü sezebiliyordu ama yine de değişen ne var? Arada bir, her şeyin eskisi gibi olduğunu tekrarlamasından başka, ne? Yüzünde bir muziplikle gülümsüyordu. Eskiden olduğu gibi çorba içmeyi seviyor, eskiden olduğu gibi karısı yanında yoksa dışarıda vakit geçirmiyor, eskiden olduğu gibi günlük gazetelerini aksatmadan okuyor -insanoğlu boşu boşuna vesvese yapmayı ne kadar seviyor böyle! Kadınlar ne kadar seviyorlar kuşku duymayı! Hele bizim Yasmina! Hah hah! Karakaygısız bir tek gün geçirdi mi acaba!-, yüzünde babacan bir bilgelikle gülümsüyordu.

Goran doğduğunda Yasmina oğlunu kollarına alıp koklayıp öpmüş, sonra da uzatıp, “Al onu Milan Mihayloviç,” demişti. “Senin kadar mükemmel bir Ortodoks olsun! Oğlumuzu takdis ettir!”

O zaman Yasmina’nın hacı annesi içerlemiş, mutfağa kaçıp ağlamış, peşinden giden Yasmina’ya, “Beni hayal kırıklığına uğrattın kızım! Müslüman değilmişsin gibi yaptın! Allah’ın katında mahcup düşürdün beni! Gözümüzü yere indirdin!” demiş, bir daha da o eve adım atmamış fakat kendisini ziyarete geldiği zamanlarda da kızıyla münasebetini sürdürmüştü. Pek ağlamaklı, dokunaklı bir münasebet.

“İntikam almayanın dölü tutmasın! Ocağı kurusun!”

“Saçma!” demişti Milan Mihayloviç. “Üç-beş gözü dönmüşün sözüyle mi yani! Hah! Saçma!”

Yasmina kocasının açık kalan belini örttü. Ay, Milan Mihayloviç’in yatağına girdiği ilk gecedeki gibi odayı aydınlatıyordu.

İşte, her şey eskisi gibiydi sahiden de.
Sahiden de öyleydi. Saatin tik tikları arasındaki zaman dilimi bile eskisi gibiydi.
İşte bakın; dinliyor şimdi Yasmina; tik tak, tik tak, tik tak…
Duydunuz değil mi; tik tak, tik tak…

Çocuklar kapı önlerinde ip atlamaya, top oynamaya devam ediyorlardı fakat anneleri saklambaç oynamayın sakın, diye sıkı sıkı tembihliyor, neden, ne var?

Yok yok! Kimse inandıramaz!
Her şey aynıydı ama değildi!

Ne Milan Mihayloviç’in fısıltılarıyla uçuşup evin her köşesine yayılan güvenlik hissi, ne de bahçedeki kiraz ağacına bakarken Yasmina’nın aklına gelenler…

Televizyondaki adam, kocaman kocaman açılmış mavi gözlerini salonu hınca hınç dolduran kalabalığın yüzlerinde gezindirip, ellerini öne doğru uzatıp, “Who is who?” diye sordu! Who is who, kim kimdir, kim kimdir?
Telefona yöneldi, ahizeyi kaldırdı Yasmina.

Ne var, n’oldu?
Yok bir şey! Goran’la konuşsun bakalım, sesi aynı mı, iyi mi, kötü mü, ne!
Ne yapıyorsun, dedi kocası; sabahın kaçı olduğunu biliyor musun, dokunma çocuğa!
Uyusun bırak, dedi.
Sabahın kaçı olduğunu biliyor musun? Bilmiyor! Sabahın kaçı? Ha? Kaçı?
Eyvah, her şey başkaydı sahiden de!
Fakat neydi? Neydi?
Yasmina yatağın ucuna ilişmiş, gözleri Milan Mihayloviç’in beyaz sakallarında, dudaklarım aralamış ve sanki ilk kez fısıldıyordu: “Şimdi ne olacak!”
Ay, kiraz ağacının yaprakları arasından süzülerek perdeye, perdenin aralıklarından süzülerek odaya girmiş, yorganın koyu lacivert saten dokusuna konmuştu, yakamoz gibi… Milan Mihayloviç kıpırdadıkça oynaşan, yakamoz gibi. Sandalı sarıp sarmalayan…

Yeşim Eyüboğlu; Cinnet Misafirleri, Can Yayınları, İstanbul 2002, s: 6

Oylamak ister misin?

0 puan
Upvote Downvote

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Comments

0 comments

Sıkıntı

Titrek Sızı | Şiir, Latif Köybaş