Konuk

“Varoluşum ömür boyu hep huzur bozdu. Daima rahatsız ettim, tedirgin ettim. Yazdığım her şey, yaptığım her şey rahatsız edici ve tedirgin edicidir. Varoluş olarak tüm yaşamım, aralıksız bir rahatsız etme ve tedirgin etmekten başka bir şey değildir. Rahatsız eden ve tedirgin eden olgulara dikkati çekerek…” Thomas BERNHARD – Mahzen, Bir Vazgeçiş

Kaburga kemikleri sayılıyordu. Yerküreyi sırtında taşımak zorunda kalmış sıska, iki büklüm bir Atlas gibi bitkin, soluk soluğaydı. Önce yirmi dört saat boyunca ikişer kişilik timler halinde görev yapan site güvenliğini aşmayı nasılsa başarmış, kapı kapı dolaşıp sadaka isteyen zihinsel özürlü bir dilenci olduğunu düşündüm.

Son derece rahatsız edici beş-altı saniye boyunca, hiçbir şey söylemeden, açık tutmakta zorlandığı kanlı, küskün gözlerini benimkilere dikti. Ardından kim olduğunu, benden ne istediğini sormama fırsat vermeden, başı önde, sol omzuma sertçe çarpıp içeri daldı. Neredeyse yere kapaklanıyordum. Uzun, sabırsız adımlarla salona girip henüz birkaç hafta önce büyük bir hevesle ve küçük bir servet ödeyerek satın aldığım İtalyan malı deri oturma grubuna ait üçlü koltuğa sırt üstü uzandı. Daha doğrusu, neredeyse bir yaprak kadar ince, içbükey bedeni sessiz sedasız koltuğa devrildi. Kalan çok az eti pörsümüş, mor, şişkin damarların geçtiği sol kolunu yüzüne siper edip derin derin solumaya, ardından da ağzı açık belli belirsiz horlamaya başladı. İğrenç, sağlıksız bedeni yumuşak koltuğuma gömülünce hayret verici boyutlardaki sıskalığı daha da belirginleşmişti. Hırıltılı soluğunu verdikçe, yer yer açık mor renkli lekelerle kaplı irin sarısı karnı ve çökkün göğsü iyice çukurlaşıyordu.

Tepesinde dikilmiş, bu tuhaf, davetsiz konuğumu inceliyordum korku ve hayretle. Üzerinde, çıkık leğen kemiklerine güç bela tutunmuş, kırış kırış, oldukça uzun bir keten şorttan başka hiçbir şey yoktu. Yalın ayaktı. Koyu kestane rengi uzun saçları pislikten, normalden oldukça küçük, bir top gibi de yusyuvarlak kafatasına yapışmış, âdeta oraya kaynamıştı. Belki de, görmekte olduğu tedirgin edici bir düşün etkisiyle tüm vücudunun bir an için seğirip yüzünü kapadığı kolunun can veriyormuşçasına yana düşmesiyle ortaya çıkan avurtları, yetersiz beslenme ya da belki esrarengiz bir hastalık yüzünden göçmüş olduğu için, bir kurdunki kadar sivri görünen elmacık kemikleri neredeyse derisini parçalayıp dışarı fırlayacaklardı. En az iki-üç haftadır kazınmamış sakalları son derece seyrek, topak topaktı.

Otuz yaşından fazla olamaz, diye düşündüm. Onu daha önce gördüğümü hiç sanmıyordum. Bir an, birkaç dakika önce, henüz hiç kimseyi beklemediğim bir sırada dış kapı zilinin uzun uzun çalmasından itibaren tanık olduklarımın, son birkaç yıldır hemen her gece gördüğüm, en azından günün ilk saatlerini bana zehir eden, yaşama ve çalışma isteğimi alıp götüren karmaşık düşlerden birine ait olabileceğinden kuşkulandım. Benim bildiğim, yaklaşık elli beş yıldır iyi-kötü sürdürdüğüm hayatta buna benzer şeyler olmaz, hiç tanımadığınız, iskelet görünümlü yarı çıplak bir adam, kendisini davet etmenizi beklemeden, hatta tek bir söz bile etmeden, omzunuza kabaca çarparak önce antrenize, ardından da yılların birikimiyle bir antikacı dükkânı kadar titizlikle düzenlenmiş tertemiz salonunuza dalmaya, bu da yetmiyormuş gibi ardından, son bir milyon yıldır hiç uyumamışçasına, dünyanın parasını ödeyerek çok kısa bir süre önce hevesle satın aldığınız koltuğunuza boylu boyunca uzanıp horlamaya başlamazdı.

Çocukluğumdan bu yana bir türlü kurtulamadığım karanlık fobim yüzünden salon her zamanki gibi o kadar iyi ve güçlü aydınlatılmıştı ki, bu adam ya da daha doğrusu bu canlı iskeletin, hâlen görmekte olduğum sinir bozucu bir düşün kahramanlarından biri olamayacağına kesin olarak hükmetmek zorunda kaldım (Benim düşlerimde hem açık; hem de kapalı mekânlar, nedense daima loş, pusludur). Ayaktayken hiçbir zaman sağlıklı düşünemediğimden, işgal altındaki üçlü koltuğumun tam karşısındaki berjer koltuğa yerleşip, bu krize, örnek bir insan ve vatandaş olarak hiç de hak etmediğim bu beklenmedik rezalete uygun bir çözüm yolu aramaya başladım. Aslında oldukça çok sayıda seçeneğe sahiptim. Onu, mağarasına tecavüz edilmiş kızgın bir ilkçağ adamı gibi hiddetle silkeleyip yaka paça dışarı atabilir (gerçi bildiğiniz üzere, mütecavizim yarı çıplak olduğu için, bundan önce üzerine bir şeyler giydirmem gerekirdi), çok zorunlu olmadıkça her zaman uzak durmaya dikkat ettiğim polisi ya da güvenliği arayıp uzmanlık alanlarına giren bu pis işi benim adıma icra etmelerini rica edebilir, ya da koltuğumda uyuyan davetsiz bir misafir, cılız bir zorba yokmuş gibi davranıp, kapının çalmasından hemen önce niyetlendiğim üzere iki saatlik tatlı bir gündüz uykusuna dalabilirdim (Her nasılsa, gündüz uykularım irkiltici düşlerle kirlenmiyordu).

Polisi ya da güvenilmezliği az önce kanıtlanmış site güvenliğini arama seçenekleri, içlerinde en mantıklısı gibi görünmesine rağmen, böyle hareket etmek istemiyordum. Her şeyden önce, benim hemen hemen yarı ağırlığımdaki bir adamın (daha doğrusu adam müsveddesinin) bana rağmen içeriye girmeyi nasıl başardığını merak eder, en iyi ihtimalle, benim bir korkak, kendini ve malını yarı yarıya ölmüş sayılabilecek bir adamdan bile koruyamayacak kadar ödlek, iradesiz biri olduğumu düşünürlerdi (Kendimi bildim bileli, başkalarının ne söylediğini ya da düşündüğünü hiç mi hiç umursamayan biri olmak istemişsem de, bunu hiçbir zaman başaramamışımdır. İnsanlar ve onların özellikle benim ya da tutum ve davranışlarım hakkındaki kanaatleri benim için her zaman son derece hayati ve belirleyici oldu. Söyledikleri hoşuma gitsin ya da gitmesin, lehimde olsun ya da olmasın, insanlara her zaman çaresizce, içgüdüsel olarak inandım. Su katılmamış birer budala olduğunu düşündüğüm kimselerin sözlerini bile ciddiye almaktan asla kurtulamadım). Alternatiflerden hangisini tercih edeceğime uzun bir süre karar veremeyeceğim aşikârdı. Her zaman kararsız biri olmuştum.

Kafam iyice karıştığında, sağduyusuna güvendiğim dostlarımdan birinin tavsiyelerine başvururdum. Ama içimden bir ses, bu sefer kararı verenin mutlaka ben olmam gerektiğini söylüyordu. Belki de bu durum, bu kriz, en temel zaafım olan kararsızlık illetinden kurtulmak için altın bir fırsattı benim için. Bu kadar sıra dışı ve orijinal bir sorun karşısında pes etmez, mantıklı bir karar verip uygulamaya koymayı da başarırsam, bakarsınız bundan böyle karşılaşacağım ve muhtemelen çok daha rutin sayılabilecek sorun ya da ikilemler karşısında bocalamazdım.

Güzel ama ne karar verecektim? Konuğum, şiddeti gitgide artan sağlıksız bir horlama eşliğinde öyle derin uyuyordu ki, sivri, çıkık omuzlarından kavrayıp var gücümle sarssam dahi kesinlikle uyanmayacak gibi görünüyordu. Hem bir mucize olup uyansa bile ona ne diyecektim. Kalkıştığı şey o kadar saçma, o kadar anlaşılmazdı ki, ona sanki olabilirmiş gibi bunun nedenini sormak, bir açıklama beklemek, bu saçmalığa dâhil olmak anlamına gelirdi. Belki de sağır ve dilsizdi. Öyle olmasa bile kendini sağlıklı bir biçimde ifade edebilecek birine hiç benzemiyordu (artık neyi nasıl ifade edecekse). Belki de başlangıçta düşündüğüm gibi gerçekten de zihinsel özürlüydü. Her ne kadar pek yufka yürekli biri sayılmasam da, uyuyan bir meczubu boynundan tutup sürüklemek de elimden gelmezdi doğrusu.

Sanırım en uygunu, sabırla, soğukkanlılıkla uyanmasını beklemekti. Tabii eğer uyanabilirse. Bunun çok uzun bir süre için söz konusu bile olamayacağı gayet açıktı. Horlamasının şiddeti giderek artıyor, tüm bedeni, sıklaşan periyotlarla önce seğirip, birkaç saniye sonrada koltuktan hafifçe havalanacak kadar sıçrıyordu. Acaba üzerini örtsem mi diye düşündüm. Gerçi salon hiç de soğuk değildi. Ama eğer böyle yaparsam, en azından, onun o varla yok arası iğrenç bedenini görmekten kurtulurdum. Hemen yatak odama gidip polar bir battaniyeyle geri döndüm. Bir an için yüzünü de örtüp örtmeme konusunda kararsız kaldıysam da, buna karşı ani bir tepki gösterebileceğinden korkup derhal vazgeçtim. Battaniyeyi, başıyla incecik boynu dışında hiçbir yeri görünmeyecek şekilde üzerine yavaşça, dikkatle örttüm. Neyse ki buna karşı hiçbir tepki göstermedi. Bedeni, artan bir tempoyla seğirip titremeyi sürdürüyordu. Son derece hasta olsa gerekti.

Galiba en doğrusu 112’yi arayıp bir ambulans çağırmak ve onu en yakın hastaneye uğurlamaktı. Başlangıçta nedense hiç aklıma gelmeyen bu çözüm, diğer seçeneklere oranla çok daha temiz ve insaniydi. En azından, pek de gecikmeyeceği kolaylıkla anlaşılan ve onun için tek kurtuluş yolu olarak görünen son soluğunu, her zaman gizli gizli gurur duyduğum, içinde kitabımı okur ya da LCD televizyonumda DVD keyfi yaparken kendimi bir tapınaktaymış gibi son derece huzurlu duyumsadığım sevgili salonumda değil, bu iş için çok daha uygun bir mekân olan hastanede vermiş olurdu. En uygun çözümü bulmuş olmanın verdiği derin bir hoşnutlukla berjer koltuktan kalkıp telefonu almak üzere antreye yöneldim. Ambulans gelip de, esrarengiz konuğumu büyük bir ihtimalle sefil yaşamının erkenden sonlanacağı en yakın hastaneye taşımak üzere evimden çıkarır çıkarmaz, güvenlik noktasına gidip görevlileri sert bir dille uyarıp azarlamaya karar verdim.

Yorumlar

Bir cevap yazın

Loading…

0

0 comments

Oylamak ister misin?

0 puan
Upvote Downvote