Sarı Işık

Henüz tanımadığı bir insanla ilk göz göze geldiği anı kim anımsar? Ben hiç unutmadım.

“İstanbul’dayım” diye aradı bugün. Yeniden bir araya gelme fikri onun da aklına düşmüş. Düştüğü yeri yakmış olacak ki beni de yakmak istiyor. Karaköy’de salaş bir meyhane biliyormuş. Bak sen.

On dokuz yaşında ve ODTÜ’deydik. Yani aşık olmak için bütün şartlar uygundu. Çarşının en üst katında, müzik kutusu olan tek yerde oturmuş açlığımızı gideriyorduk. O, kendi arkadaşlarıyla bir masada; ben, kendi arkadaşlarımla karşısındaki masada yemek yiyor ve henüz tanışmıyorduk. Benim üstümde yağmurlu gün mavisi yün bir süveter ve bugüne bugün bir beşerici olmam münasebetiyle petrol rengi bir kadife ceket; boynumda ya da başımda çiçekli, mavi bir eşarp vardı. Kulaklarımda ise küçük, zarif, gösterişsiz gümüş küpeler. Çekinerek genişlemiş omuzlarını geren siyah tişörtü ardında toplanıp uzanan saçlarının nerede bittiğini oturduğum yerden göremiyordum. Tek görebildiğim, gözlerimi alamadığım gözleriydi. Öyle ki “biraz yana kay” demiştim Neşe’ye. Muzırca gülümserken ne kadar ciddi olduğumu kendim bile bilmiyordum.

O günkü gibi kot pantolon giyeceğim, muhakkak. Fakat üstüme aynı süveteri geçirip, boynuma da aynı eşarbı bağlasam anlar mı, anımsar mı o günü? Cevabını göze alamayacağım bir soru.

O zamanlar kantin, amfiden yukarı çıkan merdivenlerin hemen sonundaydı. Bir gün ders sonrası merdivenlerden çıkarken gördüm onu, sırada bekliyordu. Elim ayağım boşaldı, düşecek gibi oldum. Tırabzanlara birden sıkıca yapıştığım anı görmemiş olmasını umdum.
Şimdi kantin amfinin de aşağısında. Dışarıya yeşil masa sandalyeler bile atıldı. Masamız sandalyemiz yoktu eskiden. Malum, potansiyel silah hepsi. Şimdikiler de yere çivili. Demek ki hala korkuyorlar, kim bilir hala güçlüyüz demek ki.

Göz göze geldiğimiz yetmezmiş gibi aynı sınıfları, aynı kantini paylaşıyorduk. İkimiz de çayımızı tostumuzu Murat Ağabey’den alıyor ama hala tanışmıyorduk. Kış bitti, bahar geldi. Bahar demek şenlik demek, Devrim’de Feridun Düzağaç söylüyordu. O binlerce kişilik stadyumda, sahnenin arkasına düşen çimenlikte yan yana bulduk birbirimizi. Elini uzatmış benimle tanışmaya çalışırken bir yaprak gibi titriyordu. O anda, sahip olduğu her şey oymuş gibi sıkıca tuttuğu şarap şişesini, sahip olduğu her şey o olsa bile ellerime bırakmaktan çekinmeyecek içten bir gülümsemeyle bana uzattı. Şişenin boş olduğunu fark ettiğimizdeki mahcubiyeti içimi ısıtmıştı.

Birlikte içtiğimiz ilk içki şaraptır yine de. Bugün rakı içeceğiz. Karaköy’de bildiği bir meyhane varmış. Nereden biliyor, kim öğretti, kiminle gitmişti? İstanbul’u pek bilmez… bilmezdi ki.

Ankara’da bir Eylül akşamıydı, Sakarya’da buluştuk. Elimi tuttu, teni ilaçtı sanki. Sabah nasıl oldu anlamadık. Ankara’da bir Eylül sabahı, bir elimde ayakkabılarım, bir elimde eli, yürüyorduk. Kızılay’ın tam göbeğindeki bir banka şubesinin önünde ilk defa öpüşürken başlayan yağmur bütün gece yağmıştı. Islak yollarda yalın ayak yürümek yetmiyor, çamurlu su birikintilerine zıplayarak giriyordum. İçim taşıyordu, ne yapacağımı bilmiyordum. Beni Kolej’deki metro girişine oturtup önümde eğilerek ayakkabılarımı giydirdi. Ben dizlerine kadar yağmur suyuna batmış bir prenses; o, oduncu gömleğinin üzerine dağılmış uzun saçlarıyla prensimdi. Çiçekçilerin ilerisindeki durağa gidip, bizi okula götürecek olan dolmuşa binmemiz gerekiyordu ama önce… öpüşmedik yer kalmamalıydı. Ankara’nın her köşesini ona boyamak istiyordum. Telefon kulübeleri, kırmızıda bekleyen arabaların önü, Devrim’in ortası… her yer oydu, onu öpmekti şimdi. Okulun kapısında indiğimizde ayakkabılarımı çıkarttım yine. Yurtlara yaklaşmışken yağmur boşandı. Herkes kaçışıyor, biz aldırmıyorduk. Sırılsıklam aşıktık.

Bugünlerde İstanbul yağmurlu. Hiç sevmediğim halde şemsiye taşıyorum yanımda. Artık o da şemsiye kullanıyor mudur acaba? Yolda yürürken yağmur indirse istifimizi bozmadan bir yürür bir öpüşür müyüz yine? Aradan yıllar geçti ve ben, şemsiye kullanıp kullanmadığını merak ediyorum.
Sadece birkaç gün sonra bir akşam, fakülte yolunda yürüyorduk. Rektörlüğün önündeki yer lambalarının üstünde, aşağıdan ikimizi de aydınlatan ışığın içinde dururken “evlenelim” deyiverdi. Gözlerinin içine bakıp gülümseyerek “tamam” dedim. Hiç evlenmedik. Ben, sosyoloji ikinci sınıf; o, psikoloji birinci sınıf ve evlilik, eleştirilerimizin odağındaki toplumsal kurumlardan yalnızca biriydi. Biz aşık çocuklardık ama aynı zamanda, beşere dair ne varsa çözümlemeye çalışmanın keyifli heyecanını paylaşan iki yeniyetme sosyal bilimci. Çözümleyiciliğin potansiyel bir meslek hastalığı olduğundan ve ilişkimizi içten içe kemirebileceğinden bihaberdik.  

Tanışalı yedi, ayrılalı beş yıl kadar oluyor. Hayat devam etti, biz de peşine takıldık. Kadınlar ve erkekler çıktı karşımıza. Kimi bir an duraksayıp yoluna devam etti, kimi durup soluklandı biraz. Biz git gide uzaklaştık. Oysa birbirimize en uzak olduğumuz anda bile en yakınımızdan daha yakındık.

Geçen kış hocamı kaybettim. Cenazeden evvel mimarlık amfisinde düzenlenecek olan törene katılmak için apar topar Ankara’ya gittim. Hâlbuki cenazeleri şiddetle sevmem. Kim bilir, belki de ölümden şiddetle korktuğum içindir. Bu başkaydı, hiç tereddüt etmeden bindim otobüse. Törene katıldım ama sonuna kadar kalmayı kaldırmadı yüreğim, koşar adım kaçtım. İnsan nasıl sarhoşken bile evinin yolunu bulursa ayaklarım da beni bölüme getirdi. Nereye neden gittiğimi bilmez halde yürürken koridorun diğer ucunda onu gördüm. Aylardır konuşmuyorduk, ne bir ses ne bir haber. Yine konuşmadık. Aydınlık koridorda birbirimize doğru yürüdük sessizce, sessizce sarıldık. Gözlerimi öyle sıkı yumdum ki yalnız parlak günışığı değil ölüm bile dışımda kaldı, kendi ölümsüzlüğüme sarıldım, kokusunu içime çektim. Aldığım ilk nefes gibi içime çektim kokusunu. O an ölecek olsam korkmazdım.

İşte hazırım. Aynada kendime son bir kez daha bakayım. Saçım, makyajım, elbisem… onu bekletmek istemem. Bir keresinde beni yurdun merdivenlerinde beklerken eline geçirdiği ince, yeşil bir daldan yüzük yapmıştı bana. Onu hala sakladığımı bilmez, söylesem de hatırlamaz belki. Haksızlık ediyorum, ben hatırlıyorsam o da hatırlar. Onu kendimden bilirim.

Cenazeden sonra görüşmemezlik etmedik artık ama yüz yüze de görüşmedik. Ara ara yazıştık, hepsi bu. En son neler yazdı öyle… yeniden birleşmek dedi, sevmek dedi. Bunları sırf beni üzmek için söyleyecek kadar acımasızlaşmış olamaz. Korkuyorum. Korkuyorum, beni bir tek o kırabilir, paramparça edip her bir parçamı ayrı yere savurabilir. Sonra ne ben kendimi toplayabilirim, ne kimse beni bulabilir.

Böyle arabesk fikirleri defetmeliyim aklımdan. Az topuklu ayakkabılarımı giydim, iyi paltomu geçirdim üstüme, henüz yıllanmamış çantamı da çaprazlama takıp çıktım evden. Heyecandan kapıyı kilitlemeyi unutmaktan korkup bir kere daha kontrol ettim, kilitlemişim. Buralardaki her sokak gibi bizim yokuş da denize çıkar, hem de hemencecik, çok bekletmeden. Yüzüme soğuk deniz havası vurunca kendime geldim biraz. Her şeye hazırlıklı olmalıyım.
Kabataş sahilinde buluşup taksiyle Karaköy’e gideceğiz. Salaş bir meyhane biliyormuş orada! Çok büyütüyorum, biz ayrıyken zaman durmadı ya. Yeniden birlikte olmayı düşünmemize olanak sağlayan bu zaman boyunca yeni yerler öğrendi yeni insanlardan. İkimiz de eskiden bilmediğimiz yazarları, müzisyenleri biliyoruz şimdi. Hem belki de daha önce hiç gitmedi o meyhaneye. Böyle şeyler düşünmeye devam edemem, bu hiç sağlıklı değil.

İşte orada. Çok üşümüş olmasa keşke. Ne vardı bu kadar süslenecek, benim yüzümden hasta olursa dayanamam. Eskiden de bazen annesi gibi davranırdım ama artık yapmamalıyım bunu, sinir bozucu olabilir. Beni daha görmedi, birazdan görecek. Gülümseyecek mi o zaman, yoksa… Gülümsedi işte. El ayak parmaklarımın ucuna kadar ısındım o gülümseyince. İşte yine birbirimize doğru yürüyoruz. Gökyüzünün akşamüstü pembeliği bizi de içine almış. Bastığımız yere bakmadan gülümseyerek yürüyoruz birbirimize doğru. İkimizden biri tökezlerse diğeri gülecek, birbirimizin sakarlıklarına hep gülerdik. Varsın tökezleyeyim, biraz daha pembeleşir bulutlar, içimiz ılınır biraz daha.

Bir adım mesafede durup yanaklarından öpecek değilim, o kadar yabancılaşmadık. Sarıldım, sarıldık. Kalın yün kazaklar ve paltoların üstünden değil de aradan geçen yılların üstünden uzanıp sarıldık sanki. Başımın bittiği yerde başlar başı, saçımı kokladığını hissettim. Sarılmak hiç bitmese… ama durmuyor ki zaman.
Onunla el ele tutuşmadan yürümeyi yadırgıyorum hala. Belki bundan sonra da böyle yürümeye devam edeceğiz. Şu an öylesine şeyler konuştuğumuzun o da farkında, ben de, hatta belki birbirine açılamayan iki aşık olduğumuzu kurup içinden gülmekte olan taksici de. Bu olsa olsa benim kurgum olur. Taksicinin umurunda değiliz, adamın derdi başından aşkın. İlk iki teki hızla yuvarlamadan konuşamayacağız, biliyorum. O zamana kadar da tezlerimizden bahsetsek yeter zaten. Akademi, politika… buluruz bir şeyler. Biz en zoruyuz konular içinde. Hâlbuki hala ne kadar teklifsiz ve kendiliğindeniz.

Taksiden inip Balık Pazarı boyunca yürümeye başladık. Güneşin son demleri; Haliç mor, pembe, turuncu; dalga seslerine karışan balık kokusu. Delirmek işten değil, bari şimdi dursa zaman. Dur n’olur, böyle kalalım… Yürümeye devam ettik. Burası ne kadar güzel! İnsan aşık olur burada! Peki ya biz ne olacağız?
Burayı seveceğimi adı gibi biliyordu, yine de göz ucuyla bana baktı emin olmak için. Sormadı, sormasına gerek olmadığını bilir. Yaşlıca, güler yüzlü bir adam karşıladı bizi. Pencere kenarındaki masaya oturttu. Masa örtüleri var, hem de kırmızı. Taş duvarlarda gaz lambaları asılı, hem de süs değil yanıyorlar. Ankara’daki sokak lambalarının sarı ışığında sevgiyle bakardık birbirimizin yüzüne, gaz lambaları bunu haber almış olmalı. Gramofona bir taş plak koydu beyaz saçlı adam, Zeki Müren söylüyor: “Sevgimizin aşkımızın üstünden”. Şaşırmıyorum, bu bir rüya olabilir ancak. Yıllardır öyle alıştım ki onu rüyalarda görmeye, kokusunu ciğerimin köşesinde saklayabilecekmişim gibi öpüp koklamaya, sımsıkı sarılmaya; rüyalar ikinci hayatım oldu. O yüzden bu da bir rüya olabilir pekâlâ. “Ne birleştik, ne ayrıldık biz senle” derken gözlerinin ta içine bakmak, içinde saklanmak istiyorum gözlerinin ama ayrı geçen yıllar boyunca içime çöreklenen keder ağır basıp yere eğiyor başımı.

Tahmin ettiğim gibi ilk dublelerde akademiden konuştuk. Benim yüksek lisanstan sonra bıraktığım, onunsa yurtdışında doktora yaparak devam edeceği akademi. Burada kalacak değil ya, kalmamalı. Almanya’dan kabul gelmiş geçenlerde. ‘Benle gel’ dese, nereye diye sormam bile, ama demez, böyle bir sorumluluk almak istemez. Doktoraya başvurup kabul edilsem dahi bilecek ki onun peşinden gittim aslında. Öyle olsa ne çıkar? Beni okunaklı harfler ve basit cümlelerle yazılmış açık bir kitap gibi okuyabilen yegâne adamın tek anlamadığı onu nasıl sevdiğim. Kendisi beni artık öyle sevmediği için anlamıyor belki. O zaman da ne anlamı var yeniden bir araya gelmenin? Halbuki beni artık sevmediği fikrine alıştırıyordum kendimi, iyi de gidiyordum… ta ki o birden bire ortaya çıkıp beni hala sevdiğini, ne yapmamız gerektiği konusunda kafasının karıştığını söyleyene kadar.

Ne mi yapmalıyız? İçmeliyiz tabi ki! Üçüncü dubleden büyük bir yudum aldıktan sonra içinde öfke sözcükleri de geçen bir kitap olduğuma ve okuyamadığı yerde okumasına yardımcı olmaya karar verdim. Bana bunu yapmaya hakkı yoktu. Gülerek, geçen gün izlediği bir videodan bahsediyordu. Ona kitlenmiş olan bakışlarımın ağırlaşıp donduğunu hissedince duraksadı. Bu öylesine konuşmaların, birbirimizin bir zamanlar vakıf olduğumuz ama seneler var ki bihaber kaldığımız gündelik hayatımızın bir parçası olduğunu bildiğim halde, şu anda bunun ötesine geçmeye hazırlandığımı anlayınca sustu. Kelimelerin ağzımdan döküleceğini sandım ama öyle olmadı. Boğazım düğümlendi, belki bir dakika kadar birlikte sustuk. Sonra bütün gece kâh gözlerimiz dolarak kâh gülerek konuştuk.

Meyhaneden çıktığımızda saat gece yarısını geçiyordu. İkimiz de hafifçe yalpalıyor ve gülümsüyorduk. El ele değildik, yalnız ara sıra beni omzumdan tutup kendine doğru çekiyor, öyle yürüyorduk. Birbirimizi güldüren hikâyeler anlatarak köprünün başına kadar geldik. Sonra ortasına kadar yürüyüp yan yana durduk ve kollarımızı köprünün kenarlarına dayayarak İstanbul’u izledik biraz. Soğuktan titrediğimi fark edince ısıtmak için bir kolunu omzuma atıp sıkıca bastırdı kendine. Başım göğsüne çekiliyordu sanki, doğrulup ona baktım. Bütün gece ona baktığım halde gözlerimi, benim için hala dünyanın en güzel adamı olan bu adamdan almak istemiyordum. Erken beyazlamaya başlayan saçlarını kestireli beri saçları daha da kırlaşmış görünüyordu. İlk günkü gibi sevgi ve şefkatle, koklayarak öper gibi bakan gözlerindeki burukluğu kolayca seçebiliyordum. Yuvarlak hatlı büyükçe burnunu, çocuksu bir gülümseyişle kıvrılan incecik dudaklarını, hatta avuçlarımın arasına alıp hiç bırakmak istemediğim yanaklarını bile özlemiştim. Hele elleri… bütün akşam elimi uzatıp tutmamak için zor dayandığım o şiir elleri. Şehrin ışıkları, martı sesleri, deniz kokularından bir çerçeve içinde durmuş bana bakıyordu. Memleket içinde memleket, evim içinde evime benziyordu bu haliyle.

“Hatırlıyor musun, bir akşam minibüsle okuldan Kızılay’a giderken bana bakıp demiştin ki ‘keşke hayat, arkandan akıp giden bu ışıklar gibi akıp giderken sen hep kalsan’? Bak şimdi hepimiz buradayız: Sen, ben, ışıklar. Kızılay minibüsünün camından hızla akan şehir ışıkları gibi akıp geçti zaman. Oysa ben… yani sen de… yolda giderken; uçakta, otobüste ya da takside… camdan dışarıyı, şehirle birlikte ışıklarını da izlerken akıp gitmeyenleri, geçip bitmeyenleri düşün olur mu?”

“Düşünüyorum” dedi. Düşündüğünü biliyordum ama elinde olsa aklına bile getirmezdi, tıpkı benim gibi. Fakat elimizde değildi işte. Köprünün başına kadar sessizce yürüdük birlikte. Bir taksi çevirdik yoldan. Binip gitmem gerekiyordu. O da başka bir taksiye binip kaldığı yere gidecekti. Arabalara binip iki farklı yöne, iki farklı eve gidecektik. Sonra o başka bir ülkeye gidip beni düşünecekti. Sonra bir gün, artık düşünmeyecekti.

Bana doğru bir adım atınca usulca geri çekildim. Bir kere daha sarılırsak bu defa hayat dururdu, biliyordum. Bir ‘iyi geceler’ bile çıkmadı ağzımdan, diyemedim. Bütün sevgi sözcükleriyle birlikte o bile boğulup gitti bizim zavallı suskunluğumuzda. Yüzünü son bir defa seyredip arabaya bindim. Sürekli inmek ve senelerdir yapmak istediğim gibi ona doğru koşup sarılmak istedim ama inmedim.

Oylamak ister misin?

0 puan
Upvote Downvote

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Comments

0 comments

Simurg

Lesya Demchenko "Kartonun Rengi"