Bağlantıda kalın

Sinemada bir BEAT yeniği: BURROUGHS

– Towers Open Fire: Aykırı Metinler, Bitirim Adamlar ve Rüya Makinesi

Gençliğinin baharındaki İngiliz  yönetmen Anthony Balch, önce Gysin; hemen ardından da Burroughs’la tanışınca, kes-yapıştır tekniğinin sinematik eşdeğerini yakalamak için müthiş bir heyecan duymuş olmalı ki, derhal Burroughs’a teklif götürdü. Birlikte ilk deneysel filmlerine başladılar: Towers Open Fire. Bu ilk film her ne kadar 1961-62 arasında Paris ve Cebelitarık’taki çekimlerden devşirilip, 1963’te gösterime hazır hale gelse de ancak 1966’da ilgili kitle ile buluşabildi ki bu da underground bir festivalle mümkün olabildi.

Birlikte kotarılan bu ilk film, pek çok bakımdan ilgiye değer doğrusu. Towers Open Fire Burroughs’un romanlarındaki stilin sinematik benzeriydi elbette tema olarak. Film; bir müzik eşliğinde görüntülere yine Burroughs tarafından basit bir Grundig teyp ile kaydedilmiş seslerin karışımından oluşan yaklaşık 10 dakikalık kısa bir kolaj. Stüdyoda halledilen montaj kısmında ise, farklı farklı Arap tınılarını içeren müzikler eklenmiş. Belirgin bir hikaye aranmaması gerektiği ortada. Yine de duvarları enteresan Kabalistik görünümlü çizimlerle kaplı bir odada, yönetim kurulu edasıyla oturan bir grup koyu elbiseli adam (yönetim kurulunda Burroughs’un sağında oturan kişi Alexander Trocchi) ile, parça parça göz önünden geçen sıçramalı fotograflar ile, felç olmuş finans sistemi, çökmekte olan bir toplum manzarası hepten hissedilmez değildir. Bir de Burroughs’un karga sesini ekleyin tüm bunlara: “Onların kilit ve kapıları var, her zamankinden daha fazla kilit, pencere, köşe, bucak, kapı… Her zamankinden daha çok kilitleme ihtiyacı.” Bu bölüm muhtemelen cadılığı işleyen kült film Haxan’den kesilmiş bir parça olmalı; nitekim adamımızı o işe bulaşmışken de göreceğiz sonraki yıllarda. Yüz üzerine yansıtılan ışığın bir maske gibi kullanıldığı önemli sahneler barındırdığını da eklemek lazım. Bu film, pozlama bakımından, Godard’ın Vivre Sa Vie’si ile karşılaştırılıyor.

Açılışından itibaren, görünen her portre çok çarpıcı. Örneğin sabit bir korku simgesi olarak filme eklenmiş Béla Lugosi. 1950’lerin ortalarına dek yaşamış Macar asıllı Amerikalı korku filmi aktörü Lugosi. Drakula ve vampir öykülerinin bir dönemki en aranan yüzü. Antony Balch’ın da Lugosi’nin 16 mm. Filmlerinin hayranı olduğu biliniyor. Balch ve Burroughs yanı sıra bitirim yazar Alexander Trocchi de oyunculardan bir diğeri. Küçük toplar fırlatan tüfekler, savaş maskeli adamlar, üst gövdesini gördüğümüz ve bir yatağa uzanmış mastürbasyon yapan bir diğeri, hiyeroglif figürleri, finansal notlar içeren tabelalar, kısacası bir metin tekniğine aykırı gelebilecek her türlü biraradalık. Burroughs’un arkadaşı Michael Portman’ın dans ettiği ve gökyüzünde pembeli-yeşilli lekeler gördüğü sahne de çok çarpıcıydı. Gysin tarafından elle yapılan bir çalışmasıdır gökyüzü tema çeşitlemesi. Filmin sanıyorum “cut-up” tekniği açısından en şaşmaz ve yaklaşık 30 saniyelik bir bölümü daha var ki, Burroughs’un Paris Rıhtımı boyunca yürüyüşünden parçaların çekildiği bu bölüm, sinema matematiği ile ilgilenenler için bir hazinedir: 12 karelik bu planlar, döngüsel bir yapı sunarlar. Kesintisiz ve aşırı hızda sunulan baş döndürücü, gerçeküstü görseller dizisi. Fazlasıyla deneysel belki de.

Son bir enteresan not da şu: Filmde görünen Gysin’in “rüya makinesi” adlı düzeneğiyle alfa-ritm titreşimi denen kıpırtılar oluşturuluyormuş ve rivayete bakılırsa bu hiçbir kimyasal uyarana gerek olmaksızın 360 derecelik fraktal halüsinasyonlar yaratabiliyormuş. Düzeneğin saldığı titreşimler gözler kapalı olarak izlenecek rüya kıpraşmaları sunuyormuş. Hani sırf bu nedenle bile bu deneysel film izlenmeye değer!

– The Cut Ups: Cinema Reductio ad Absurdum

Towers Open Fire’dan hemen sonra Balch ile Burroughs’un bir projesi daha vardı. Gerilla Conditions adını vermeyi düşündükleri bu proje 20 küsur dakikalık bir sessiz belgesel olacaktı, yazık ki hayata geçirilemedi. Ancak daha sonraki filmleri olan The Cut Ups’da Gerilla Koşulları’ndan beslendiler elbette. Rivayete bakılırsa, esasında Naked Lunch’ı da Balch ile filme almak istedi Burroughs ancak finansal yetersizliklerden ötürü realize olamadı. Gelelim adıyla sanıyla Balch- Burroughs ve Gysin filmi katıksız Cut Ups’a. Eğer doğru anladıysam film önce geleneksel düz çekimler yapılıp kurgulandıktan sonra aşağı yukarı 4 eşit uzunlukta kesilip, bu şeritlerden farklı varyasyonlar matematiksel yollarla elde edilmek suretiyle kurgulanmış. İşlemler esnasında çatlak Balch, tuhaf deneyler de yapmış; mesela saniyede 24 yerine 16 kare göstermeyi falan denemiş. Filmin müziği de Burroughs, matematikçi Somerville ve Gysin tarafından yapılmış.

The Cut-up, 1963’te bitirilmişti. Gösterimi içinse üç yıl daha beklemek gerekti. 1966 yılında Londra’da Oxford Caddesi’ndeki Cinephone gösteri merkezinde ilk kez gösterime sunulduğu zaman, izleyenler tarafından “iğrenç” bulundu; hatta bazılarının kusmasına neden olduğu bile söylendi. Verdikleri bilet paralarını geri isteyenler, bu işe soyunanları düzenbazlık ve ahlaksızlıkla suçlayanlar…Bir süre Balch o kadar öfkelendi ki Londra’da gösterimden men etti filmini. Kurulu düzen açısından bakıldığında, The Cut-up’ın kadrosu hakikaten akıllara zarardı. Kadroya baktığımızda manzara şu: Yönetmen koltuğundaki junky Balch’ın, çocukluğundan beri idolü Dracula ve onu oynayan Lugosi. Bir başka junky Glasgowlu Alexander Trocchi ki Merlin adlı edebiyat dergisinde porno yazmak için tuhaf projeleri olmuş birlikte. Sonra şair Christopher Logue, her bakımdan netameli başka bir junkie. Brion Gysin acayip resimler yapıyor, gerçeküstücülerin bile tahammülünü zorlamış, fraktal halüsinasyonlar sağlasın diye rüya makinesi icad etmiş bir adam. Burroughs’a gelince, al birini vur ötekine durumu; William Tell sahnesini canlandıracağım derken karısının başına elma koyup nişan aldıktan sonra yanlışlıkla onu öldüren, daha sonra akıl sınırlarını zorlayıcı Naked Lunch’ı yazmış bir başka “druggie”. Şimdi kadro böyle olunca, cut-up’ın nelere kapılacağı ayan beyan ortada değil mi?

Burroughs ve Balch’ın bu ikinci işbirliği, ilki cidden çarpıcı olsa da çok daha enteresan enstantaneler verecektir, bu bir gerçek. Bu film, başlıbaşına , montaj açısından radikal bir deneydir. Herhangi bir altyazı gerektirmiyordu; duyularda tam bir oryantasyon bozukluğuna yol açacak şekilde planlanmış bu kurgu yalnızca birkaç kalıpsal cümlenin bazan diğer dış seslerle üst üste bindirilmesiyle hipnotik, hatta çıldırtıcı bir monotonluk hissi veriyordu: “Yes, look at these pictures, yes, hello, thank you, yes, hello, good, yes hello…” Altyazıya gereksinim duyacağınız cümleler listesi işte bu kadar. Sözcükleri alın; harmanlayın ve zihin uyuşturan bu permutasyon eşliğinde Burroughs, Somerville ve Gysin tarafından hazırlanan diğer sesleri dinleyin: “Teşekkür ederim”, “Evet merhaba”, “Bakın şu resimlere”, “Bu size de kalıcı gibi görünmüyor mu?” Sonra cümle sıralarını değiştirin ve yeniden, yeniden dinleyin. Nitekim ilk gösteriminde Cinephone müdürünün belirttiğine göre, filmin yarattığı oryantasyon bozukluğu epey insanın vestiyerde palto, şemsiye, çanta gibi çok sayıdaki ve çeşitli eşyalarını unutup gitmesine sebep olmuştu.

The Cut Ups, Paris, Londra ve New York sokaklarında çekilen ve tamamen rasgele sırada yeniden düzenlenebilir olan çeşitli görüntü şeritlerinin tuhaf filmi. Brion Gysin’in Dreamachine’i ile sağlanan silindirik-kesik şehir manzarası çekimleri. Hastalıklı bir gençlik ve klişe cümleler ile onları inceleyen psikiyatri bilimi ve deli doktoru. Burroughs yine Beat Hotel , Paris’in Latin Mahallesi’ndeki sokaklarda yürüyor; metroda trene binmeden Gysin tarafından hazırlanmış büyük ölçekli zemine birtakım yazılar yazılıp duruyor, üzerine kocaman “Burroughs” yazılı tabelanın asıldığı binaya adamımız ağır adımlarla giriyor vesaire.

1920’lerdeki dadacı ya da diğer sürrealist filmlerle başlatılan klasik anlatı mantığına böylesi keskin bir saldırıyı, burjuva duyarlığına sahip kimseler zor kaldırıyordu. Dolayısıyla pek çok sinema bülteninde bizim bitirim tayfanın cut-up işleri “cinema reductio ad absurdum“; yani abesle iştigal eden sinema, olmayana ergi sineması diye nitelenmişti zamanında. Filmin dudak uçuklatan nihilist yönleri, bir seyirci kontrol sistemi olarak dil/ mantık ilişkisine dair çatışmacı yaklaşımı herkesten farklı bir kurguyla ele alışı göz ardı edilmiş olmalıydı bana kalırsa. Dahası Rimbaud’daki anlamıyla “duyu bozucu” etki efekti, Burroughs metinleri açısından daima önemsenmiştir ve bu önemseyiş kes-yapıştır film tekniğinin de iliklerine işlemiş bulunuyor. Her görüntü kayışında; bindirilmiş ve yıldırıcı seslerin her tekrarında taze ve gizli metin mağaraları bekler takip etmeyi göze aldığınız takdirde. Bu biraz da Joyse metinlerini izlemedeki meşakkat ve aynı zamanda yaratıcı keşfe benzer. Görünüşteki sakat sözdizimi, dil’in ideolojik kontrol aygıtı olarak işgördürülmesine de bir nevi ayak direr. Velhasıl, bu biçim okuma bizi Marksist bilinç/yanlış bilinç pozisyonlarını değerlendirmeye kadar götürür. Dil’e yüklenen hegemonik rol söz konusu olunca, ekibimizdeki yazar Glasgowlu Trocchi’nin metrodaki yürüyen gazete deneylerine de değinmeli belki ama, sanırım bu başlı başına bir müstakil yazı gerektirecek. Dümdüz bir izleme için bıktırıcı müzik tekrarları, cümlelerin çıldırtıcı permütasyonlarının boyuna yinelenmesi sadece değeri bilinmemiş bir etkinlik olurdu.

– William Buys a Parrot ve Ghosts at No. 9 (Paris): Ölü Evinden Çıkan Rulolar

Yönetmen Anthony Balch ve Burroughs işbirliği bu kadarla bitmiyor. 1960’ların başlarında çok kısa birkaç çalışmaları daha var: William Buys a Parrot. Bir diğeri ise Ghosts at No. 9 (Paris). Bu iki film yazık ki Balch’ın ölümünden sonra evi temizlenirken paslı kutular içinde 1980 itibariyle gün yüzüne çıkmış, herhangi bir gösterimi olmamış filmler. Brion Gysin’in sadakatle sahiplenmesi sonucu daha sonraki kuşak haberdar oldu bu filmlerden. İlki hakkında pek fazla söyleyecek bir şey yok, elimdeki kopya ses içermiyor; diğerlerinden farklı olarak renkli filmciğin özellikle mi sessiz çekildiğini bile bilmiyoruz. Bir buçuk dakikalık film, belki de koleksiyonun en gizemli parçalarından. Burroughs bir kafes içinde bir papağanı alırken görülüyor; bu görüntüleri çekerken ikili neleri planladı, amaçladı kimse bilmiyor. Muhtemelen Towers Open Fire için renkli çekip çekmeme düşüncelerini tartışırlarken bir denemeydi. Ya da çok daha kapsamlı bir iş için ön çalışma, Tanrı bilir. Öteki film de, eldeki verilerle tahmin edildiği kadarıyla belki de geniş kapsamlı bir “Hayalet” filminin projesi niteliğinde ve filmin adına eklenen “9” Beat Hotel’e bir referans. Ghosts at No. 9 (Paris) kırk küsur dakikalık, ürkütücü görüntülere sahip bir kısa film. Kadro ise elbette aynı.

– Bill and Tony: Kim Kimdir Oyunu

60’lı yıllar sona erdiğinde Burroughs ile Balch tayfası son kez 1972’de Bill and Tony için bir araya geldi. Aynı zamanda Who’s Who olarak da biliniyor film. Bu defa 70 mm’lik ve süresi 5 dakika olan bir film söz konusu. Oyuncular da yine Antony Balch, William S. Burroughs; kendi kendilerini oynuyorlar, bazan da birbirlerini. Bu film daha ziyade Burroughs’un ilginç ve tartışmalı bir ilişki içinde olduğu Scientology ile ilgili malzeme içeriyor aynı zamanda. Balch’ın idolü Bela Lugosi’li Dracula filmi de çeken ünlü korku film yönetmeni Tod Browning’in 1932 tarihli Freaks filminden parçalar da var: “Biz; hanımlar beyler, biz yalancı değiliz!” Bir Tod Browning repliği mesela. “Ben Tony, sen kimsin? Ben Bill, ya sen kimsin? Ben Bill, Tony nerede?” biçiminde ilerleyen tuhaf metni Balch ve Burroughs’un bedensiz kelleleri konuşuyor. Monologlar yineleniyor ve bu defa birbirlerinin sesleriyle konuşuyorlar. İlk elden Beckett’in Viladimir ve Estragon’unu anımsatan tipler bunlar.

– Thot-Fal’N: Tam Kadro Düş’e Yazmak

Burroughs’un bir diğer cut-up işi bu defa Stan Brakhage ile gerçekleştirdiği, 1978 tarihli 9 dakikalık sessiz bir film olan Thot-Fal’N. Oyuncu kadrosuyla da enteresan ve hayli sembolik bir film diyebiliriz: Jane Brakhage, Tom ve Gloria Bartek, William Burroughs, Allen Ginsberg, Peter Orlovsky ve Philip Whalen. Brakhage, bilindiği gibi filmografisi acayip kalabalık çok dikkat çekici avant-garde filmlerin yönetmeni, hatta 16 mm.lik filmlerin yönetmeni desek yeri hani. Nitekim Thot-Fal’N da 16 mm.lik filmlerinden zaten. Film, yüzme havuzundan kesitlerle açılıyor. Renk geçişleri, yansımalar ve yüzen bir kadına kayıyor kamera. Oldukça titrek ve bulanık görüntüler tercih edilmiş. Hayal alegorisi bir anlamda ve oyuncuların karanlık silüetleri gerçeğine inat son derece kaygan. Kurgu yine bilindiği gibi parçacıl, eklektik. Thot-Fal’N bir kenara, Burroughs 70’ler boyunca başka da film işine bulaşmadı. Zaten 1980 yılının 6 Nisan’ında Anthony Balch da ölmüş olduğuna göre, artık Burroughs 80’ler sonrasında başka yönetmenlerle yan yana görülecektir.

Gelecek Bölüm: Uzun Metrajlarda Fink Atmak

Yorumlar