Bağlantıda kalın

Sokak Kedisi

Yine geldi, rüyama. Hep rüyalarımda; başkası mümkün mü? Yüzünü gördüm bu sefer. Mahzun, utangaç yüzünü. Anlamını bakışlarının gerisinde gizleyen gizemli yüzünü.

Dün gece gördüm. Hızla geçip gitti yanımdan, güleç yanakları al al, dudakların da utangaç bir tebessümle. Mahallenin dar sokaklarından birindeydik, ben eve doğru yol alırken birden karşıma o çıkıverdi. Sağda solda yine tek katlı yoksul evler… Kül renkli yanık tenli bir hüznün yüreğimi yalayıp geçtiğini hissetim.

İlk kez yüzünü görüyorum düşümde. Oysa mahallenin yollarında taban çürüten benim gibi bir “sokak kedisi” seni görmek için begonyalı, küpe çiçekleriyle süslü pencerenizin ardındaki perdeyi aralasa seni görmek mümkün, ancak nerede ben de o şans. Bırak perdeyi, evinizin önünden geçmek bile bir sorun. Dedikodu aldı yürüdü. Adım boş gezen “sokak kedisi” olduktan, yazdığım mektuplara cevap gelmedikten sonra…

Senin de hoşuna gidiyor, biliyorum. Güzelliğinin kulu kölesi bir sokak kedisi mektuplarıyla etrafında dört dönüyor. Her mektupta, belki de aynanın karşısına geçip uzun uzun kendine bakarak güzelliğini aynayla tescilliyorsundur. Akşamları bir kez daha okuyup sol yanındaki kuşun kanat çırpıntılarını heyecanla hızlandırıyorsun. Hülyalara dalıp benim gibi birisiyle olmayacağını bile bile, güzelliğini tescilleyen beni ve mektuplarımı şımarıkça yaşadığın mutluluk adına çekiyorsun. Öyle olmasa iki satır da sen yazar yan komşunun kızı Nuran’a verirsin. Yazdığım her mektupta Nuran aynı sözleri tekrarlıyor: “Kerim ağabey vazgeç bu Canan’dan. Muhsin Efendi onu sana yar etmez.” Alıştım artık, olsun; ne mahallenin dedikodusu, ne babası Muhsin Efendi, ne de dünya. Her şey bir yana.”Seni seviyorum Canan!”

Dün geceki rüya tuz biber ekti üstüne. Bir an kendimi gerçeğin içinde hissetim. Yanımdan geçişin, tebessümün, saçların… Caminin arkasındaki şadırvanlı kahveye gidip yine bir mektup yazmalı. Başka türlü geçmez bu rüyanın yangını. Bu kaçıncı rüya? Ben de unuttum sayısını.

Anam erkenden kalkmış yine. Yeşil seccadeyle beyaz tespihi tahta divanın üstünde. Yaşlı, yorgun gözlerindeki soru işaretli bakışları durumumun vehametini anlatmaya yeterli. O bakışlardaki sorular, bazen yakınmalar halinde gece yarılarına dek üzerime geliyor. “Ne zaman çalışacaksın? Baban öleli hani oluyor, onun emeklisi olmasa bak açız be evladım. Ablan el elinde, elin oğlu bakar mı bize? Bak mahallede adın sokak kedisine çıktı, Canan der durursun, Canan sana varır mı be evladım? Muhsin denilen adam varlıklı, bize mi düşer o kız, yoksa varlıklı birine mi? Unut gitsin, baska kız mı yok. Baban olsa düşürmezdi burnunu yere, tenezzül etmezdi o nemrut adama. Hiç öyle bakma bana, aklından bile geçirme, ben onun kapısına varıp da kız istemeyi bırak, aç kalsam ekmek bile istemem”

“Mutfakta çorba var, hadi git iç çorbanı, ondan sonra ne yapacaksan yap”

“İstemem” dedim. Nasıl giyindim, bilmiyorum. Dar sokağın sonundaki, perşembe günleri odun pazarı kurulan alanın köşesindeki bizim bakkal Hafız’a yöneldim. Sinek pislikleriyle kaplı, ölgün sarı ışığın aydınlatmaya çalıştığı, bir izbeyi andıran, bakkal dükkânından çok, terk edilmiş bir harabe görüntüsü veren bu “karanlık köşede” raflardaki mallar olmasa, kim uğrar buraya? Karısı Rukiye hanım, kara çarşafın içinde. Çarşafın yüzünü çevreleyen kısmını çenesinin altında iğneyle tutturmuş. Hafız her zamanki rahat haliyle kasanın önünde. Etekleri eprimiş yağlı yün yeleğinin beline gelen kısmında göbeği patlayacakmışcasına şiş ve gergin.

Dudağımdaki sigarayla selamladım, Hafız ile karısını. Elimi cebime atarak aynı anda: “Bana bir şişe İzmir, bir de tuzlu leblebi” dedim. Anladı, hemen rafa yöneldi, şişenin üzerindeki tozu eliyle sildi. Gözlerinde beni kücümseyen ancak gizlemek için zorlanan halini gördüm. Bakmadım fazla, “olsun” dedim içimden. Karısı da kese kağıdına hazırda duran leblebiyi boşalttı. Parayı uzattım, hemen çıktım. Arkamdan ne dedikleri bellidir. Karısı: “Bu Kerim bakalım ne kadar sürtecek böyle, tam bir sokak kedisi. Hafiz da: “Muhsin Efendinin kızına tutkunmuş; sen kim, Canan kim be oğlum, aklını başına toplasana sen, aptal herif.” demiştir. Sonra da hinoğlu hince gülmüştür riyakar Hafız.

Tuzlu leblebi ve İzmir şarabı! Hep Ahmet ile Hamit geliyor aklıma. Onlar da olsaydı şimdi, deyme keyfine. Olsun, şimdi de Canan var. Sigarayı tazeledim. Şadırvanın suyuna küçük ziyaretçiler geliyor. İçen Tanrı’ya bakıyor. Ben de ne zamandır bakıyorum ama nafile! Darı kuşları, kumrular… Tedirgin, gergin, ürkek ve heyecanlı. Kanatları her an uçmaya hazır, yarı açık, her an bir şey olacakmış gibi. Birazdan ben de uçarım. Tuzlu leblebinin acımsılığına, kırmızı şarabın sirkeli ve kekremsi tadı karışacak, ardından yutarcasına çektiğim bir iki dumanla ciğerlerimle yüreğime çöreklenen sevdanın uykulu, miskin hüznü çiçek açmaya başlayacak.

Böyle zamanlarda oluyor ne oluyorsa; her düşün ardından Canan zirveye ulaşılması güç bir dağ olup önüme dikiliyor. Ne babası, ne mahallenin dedikodusu, ne de yazgı, her şeye lanet! Tutturmuşlar bir varsıl – yoksul, öyle olmaz böyle olur, bu uygun – bu değil. Hepinizin canı cehenneme! Daraldım, bir yudum daha çektim ciğerlerimin şerefine. Aktı gitti boğazımdan sirkeli zehir, sonra leblebi, yeniden bir duman daha sonra. “Çek oğlum Kerim çek dumanı, bundan sonrası tufan.” Yavaştan birikmeye başladı sözcükler. İçi sözcük ve soru işaretleriyle dolu, toprak bir küp gibiyim sanki. Canan’a gidecek olanlar belli, isyan için kullanılacaklar beklemede. Bu sevdayı icat edenin köküne kibrit suyu ulan!

Şadırvanın etrafı boşaldı. Kahvenin tahta masaları tenhalaştı. Bir iki nargile tüttüren yaşlı var. Kimi sessizliği dinliyor tüten dumanlarda, kimi sohbetlerin koyusunda yaşamı tüketiyor. Birazdan ezan okunur. Ardından akşam olacak. Kalkmalı, yollanmalı. Tüm akşam kuşları kafamın içinde, yuvalarını arıyorlar. Cıvıltılar, kanat sesleri; bir hengame.

Sokağın başındaki Nedime Hanımın evinden yayılan hanımeli kokusunun buğusunu, Adile Hanımın sesi yırttı:
“Nerden gelirsin be Kerim?”
“Oooo! Adile teyzem, nasılsın?”
“İyiyim be anacım, sen nasılsın? Anacığın da iyidir inşaallah.”
“İyi, bildiğin gibi.”
“Bana bak, harap etme kendini. Hey! Duyuyor musun beni? Muhsin nemrutunun kızı için değmez be oğlum, dünyada kız mı kalmadı?”
(………..)

Haydi iyi akşamlar deyip hanımeli kokusunu ardımda bıraktım. Adile’nin ağzına düştüysek bırak gerisini. Dünya duyar. Duyan duysun, ahtım kalır. Hele Muhsin domuzu duyduysa canıma com com.

Bir mektup daha yazmalı. Bir hüzün daha, bir acı daha döşemeli kağıtlara. Bir hasret ardından.

Canan; “Sana bir rüzgâr getireceğim/dağlardan tepelerden. Sana zamanı getireceğim/zamanın bittiği yerden.

Yorumlar