Bağlantıda kalın

Genel

Yeşilcam Sohbeti

 

Akşam 8 gibi ofisten çıktım, trafiğin aksi yöne fazla yürümeden bir taksi bulmayı başarıp bindim. Altmışına merdiven dayamış, saçı bıyığı ağarmış ince yapılı adamı görse Karadenizli derdi insan ama ağzını açtığı vakit değme İstanbulluyu şivesinden utandıracak bir İstanbul şivesi ile konuşuyordu.

Soluk yeşil gözleri hafifçe buruşan yüzünün içine çökmüş gibiydi ama hafif irice burnu gençliğinde de yakışıklılığına halel getirmemişti muhakkak.

Taksiye bindikten sonra yüzünü hemen görmedim aslında. Bindim, “iyi akşamlar” dedikten sonra adresi söyledim. Sonra da kimden nereden edindiğimi bilmediğim bir alışkanlıkla “gidebilir miyiz lütfen” diye bitirdim adres belirten cümlemi. Kimi taksi şoförü kafa buluyor nezaketimle, eskisi gibi bozulmuyorum. İlk defa bu denli bir nezaketle karşılık bulduğunu gördüm yalnız.

Halbuki telefonla konuşuyordu ben arabaya bindiğimde. Hattın diğer ucundaki erkek sesine “bir ufak alırız, yeter” diyordu. Kanım ondan ısınmıştır eminim.

Telefonu kapattıktan sonra, söylediğim sokağı dik kesen bir sokak adı söyledi. “Hayır orası değil” diyerek sokağımın adını yineledim, anladı. Bir iki dakika sonra “o sokağı bilmiyor musunuz” diye sordu çok çok ince bir alayla. “Elbette biliyorum” dedim çok çok ince bir ukalalıkla. “Gönül Yazar orada oturur” dedi.

 

 

– Hala orada mı oturuyor?

– Tabi tabi.

– Orhan Günşiray’ın bir çay bahçesi varmış eskiden orada.

– Kimin dediniz?

– Orhan Günşiray’ın.

– Evet vardı sahiden ama siz söylemeseniz mümkün değil hatırlamazdım, çok eski. Siz nereden biliyorsunuz hanımefendi?

– Orhan Günşiray’ı çok severdim.

Kafasını arkaya yavaş çekim bir çevirişi vardı ki yıllardır böyle tatlı şaşkınlık görmedim. Müstehzi değildi, samimiyetle merak etmişti neye benzediğimi.

– Affedersiniz hanımefendi, kaç doğumlusunuz acaba?

– ’85 ama ne fark eder?

– Eski Türk filmlerini seviyorsunuz demek, ilginç… diyerek önüne döndü, trafik akmaya başlamıştı.

– Beni anneannem büyüttü, belki ondandır.

Sonra eve gelene kadar eskilerden konuştuk. Ara sıra sınadı beni. Bir ara Bedia Muvahhit ile Vahi Öz’ün Bedia’sı Mualla Sürer’i karıştırdı, hiç bozmadım. Ruknettin’in “Bediaaa!” deyişini taklit ettikten sonra Öztürk Serengil’in “kelaj” deyişini taklit etti kibarca. Öztürk Serengil’i seslendiren tiyatro oyuncusunu, Sami Hazinses’i ve Kenan Pars’ı da andık. Bedia Muvahhit’in Aşiyan’da olduğunu, ara sıra Aşiyandakileri topluca ziyaret ettiğimi söyledim. Münir Nurettin’i anmadan olmazdı.

 

 

    

 

 

 

 

Orhan Günşiray’ın Neriman Köksal ile oynadığı filmlerden bahsettim. Neriman Köksal deyince bir durdu, aklından geçeni söyledim: “Hükümet gibi kadın derler ya, öyle”. Çok içten bir hak verdi, mutlu oldum.

– Kusura bakmayın laf lafı açıyor ama…

– Estafurullah, buyurun?

– Bir de şey vardır, getiremedim adını… İnce siyah sigaralığı vardır hep ağzında, vamptır biraz..
Aklıma Marlene Dietrich, Greta Garbo geldi,

– Cahide Sonku mu? diye sordum.

– Hayır hayır, böyle ince mavi gözleri vardır derken sağ eliyle ince mavi bir göz çizdi yüzüne, tıpkı ince siyah sigaralığı yine sağ eliyle tuttuğu gibi.

 

 

Neden sonra getirebildi adını:

– Diclehan Baban.

– Bilemedim, deyince inceden bir keyif aldı bundan.

– Bakın aklınızda olsun, filmini görürseniz hatırlarsınız.

Çok bilmiş telefonumu çıkarıp o an bakabileceğimi aklından bile geçirmemişti. Merakımı mucip olmuş, ben aklımdan geçirmiştim ne yalan söyleyeyim ama çok bilmiş telefonların olmadığı hatta öyle her evde telefonun bile olmadığı bir dönemde idik.  O yüzden bakmadım ben de. Eve gelince hayıflandım sonra. Kadını tanıyor, adını bilmiyormuşum sadece.

– Bizim aile mezarlığının hemen yanında onun mezarı. Nereden baksanız 35 yıl olmuş öleli. Hanıma dedim ben öldüğüm zaman beni sağ tarafa gömün diye. Diclehan Baban’ın hemen yanına.

Çapkınca gülümsedik. Eski çapkınlardan kim kaldı. Bir Orhan Günşiray kalmıştı işte, onu da uğurlayalı oluyor birkaç yıl.

Tam ışıklardan gireceğiz, radyonun sesini açtı. Biliyorum Radyo Alaturka çalıyor ben taksiye bindiğimden beri, ama sesi o kadar kısık ki duymanın imkanı yok. “Bakın” dedi,

– Ben hep bu kanalı dinlerim. Günde en az beş altı kez Zeki Müren çalar. Bir gün bir hanım bindi, kırklarında bir hanım. ‘Zeki Müren sever misiniz’ diye sordu. ‘Sevmemek olabilir mi’ dedim, ‘tam bir İstanbul beyefendisiydi’. Bıyık altından güldü. Anlamaz mıyım, anladım tabi neye güldüğünü. İstanbul’da doğduk büyüdük hanımefendi, gördük geçirdik. ‘Neden güldünüz’ diye sordum, ‘o biçimdi ya ona güldüm’ dedi.

Muhabbetin burasında sessizliğimi koruyup verdiği cevabı beklemem icap ederdi, normal şartlar altında (N.Ş.A.) böyle yapardım ama söz konusu Zeki Müren olunca

– Ee ne oluyormuş öyle olunca, sanatını daha mı az değerli kılıyormuş? diye celallendim.

– Ben de nasıl oldum anlatamam size. Ne ilgisi var efendim. Bir daha gelmiş mi öyle sanatçı.

– Hiç…

Yol az daha uzun olsa o ufağa ortak çıkardım ya ben, neyse…

Nişantaşı’ndan Beşiktaşa gelene kadar 7,89 TL mukabilinde kimleri kimleri anmış olduk, içim ısındı.

Heyhat… gözlerinin içi gülen çapkın bakışlı fakat hisli adamlar, o hükümet gibi kadınları da yanlarına alarak çok uzaklara gittiler artık.

 

 

 

Ayşecan Ay
leyla68@gmail.com

Diğer Yazıları:
Bizim Büyük Çaresizliğimiz

{jathumbnail off}

Yorumlar