Bağlantıda kalın

Yokluğu Acaip Kokan Adam

İnsanlar pek çok bakımdan, pek çok ayrıma tâbi tutulabilir. Bana sorarsanız, insanlar dörde ayrılır: Varlığı ve yokluğu fark edilmeyenler, varlığı fark edilip yokluğu sezilmeyenler, varlığı da yokluğu da fark edilenler ve son olarak varlığı fark edilmeyip yokluğu fark edilenler. İşte benim hikayem bu sonuncuyla alakalı. Çünkü ben dördüncü grup insanlardanım.

Tam onbir yıl, sekiz aydır orada çalışıyorum. Her Allahın günü; sabahtan güneş batana dek, birörnek ceket ve pantolonumu giymiş olarak evden çıkıyor, buz kesen kış günleri de dahil güdülecek ne kadar deve varsa güdüp, işyerime ulaşıyordum. Binanın ikinci katındaki ofisteydim. Aman aman her vakit yoğun iş olan bir daire değildi burası. Bilmem kaç sene önce kurmayı kim akıl ettiyse; üzeri formika kaplı masalar ve spiral kablolu telefonlarla birlikte ne akla hizmet açıldığını kimsenin bilmediği birimlerden biri. Öyle ki aynı ofisi paylaştığımız ben hariç yedi kişinin her biri, bunca yıl zarfında şahsi merakları üzerinde uzmanlaşacak kadar boş vakit bulabiliyordu. Osman Abi makrome öğrenmişti. Dahası bir dükkan dolusu gazetelik, çiçek sarkacı falan örüp bitirmişti zannederim. Soldan Sağa Beş Harf ise gazetelere bulmaca hazırlar ve gönderirdi. Hepsinin bir uğraşı vardı kısacası. Ben mi? Ben iş’te olma işiyle ziyadesiyle meşguldüm. Masamdan pek kıpırdamaz; en fazla pencere önündeki kalorifer peteğine kadar yürür, duruma göre, ya geçen sarı taksileri plakalarındaki rakamlara göre tasnif eder, yahut da yaya geçidinden bir önceki sefere göre kaç fazla kaç eksik insan geçtiğini hesaplardım. Az buçuk hesap bilmenin gerektiği bir meslekti ne de olsa yaptığım iş. Neredeyse şef kadar yuvarlak rakamları seviyordum. Kırk yılda bir bitirilmesi gereken bir muhasebe işi olsa, her birimiz yıllardır koşmayan hantal atletlere döner; o günkü tüm mesaiyi işi kimin yapması gerektiği üzerine harcardık. Bu, titizlik gerektiren bir meşgaleydi ve şef günün sonunda “Beşyüz kere söyledim bu işin ne kadar acil olduğunu!” diye gürlediğinde, sırf küsuratlı konuşmadığı için işi sahiplenirdim. Hem “dörtyüzseksendokuz kez söyledim” demenin kime ne yararı vardı!

Daima benim masamın sağında duran boş sandalyeleri ayağımla azıcık ileri itekleyip koltuğuma yerleştim. Elli kere onlardan bazılarını  alıp duvar dibinde bir yere koymuştum. Fakat ne hikmetse her seferinde getirilip benim masama bitiştirildiği koordinatlarına kavuşmuşlardı. İkinci elli kereden de birkaç onluk kadar kullanıp, söylemeye kalkışsam  da durum değişmeyecekti. Boş sandalye neyse de, abartısız günde on kere ya Soldan Sağa Beş Harf’in veya Tuzukuru’nun “geçiyordum uğradım”cıları baskın verir, bazan sandalyeler Menemen bardakları halinde boydanboya masamın önüne dizilirdi. “Gelsin çaylar, gitsin kahveler” faslı ile mesai bitimi itinayla denkleştirilirdi umumiyetle. Boyunlarını abdest ibriği gibi hep öne doğru uzatıp birbirlerine yüksek sesle laf atarlarken, sırtları bana dönük olduklarından mıdır nedir enselerindeki yağlı kırışıklardan türettiğim hayvanların, gemilerin ve çiçeklerin haddi hesabı olmazdı. Şu üstüste dizilmiş kitaplarla dolu rafa benzeyen enseli adama en son baktığımda, başı kara, kırmızı palto giyinmiş ve uzun saplı menekşeden kuyruğu olan bir kurdu farketmiştim ki Osman Abi “Bugün de akşam oldu” deyiverdi. Herkesle birlikte Üstüste Dizilmiş Kitaplarla Dolu Rafa Benzeyen Enseli Adam da kalktı. Ayağıyla uzunca yeri gıcırdatmasına aldırmadan boşalttığı sandalyeyi masama doğru itti. Bu atış asla karavana olmazdı. Diğer sandalyeler gibi o da masama iyice bitişti ve malum koordinatına yerleşti. Merdivenlere yönelip çıktık.

O gün olup bitenler, her nedense bu defa biraz fazla etkilemişti beni. Yol boyu, masama bitiştirilen boş sandalyeleri düşündüm durdum. Halbuki yıllardır aynıydı durum. Buna alışmam icab etmez miydi? Alışamamışım demek ki. Alışamamışım; bürodaki herkesin önü bu kadar açıkken, bana reva görülen ense ilhamına. Canımı sıkıyordu. Fakat hayli zaman olmuştu “keşke onlara şöyle deseydim”li cümlelerden feragat edeli. Ayan beyan belliydi işte; herifler sadece masamın önünü değil, beni de boş bir yer olarak görüyorlardı. Geçen yılbaşı öncesi iş çıkışını saymazsak en son ne zaman “iyi akşamlar” deyişime karşılık bir kelimecik duyduğumu hatırlamaya çalıştım. Bunu beşyüz kez tekrar ettim. Aklıma hiçbir şey gelmedi. Varlığımın farkında bile değillerdi işte; düpedüz böyleydi. Acaba beni gereğinden çok fark edip, “Eyüp aşağı, Eyüp yukarı” koştursalardı; hatta her işin kabahatini yükleyip şamaroğlanına çevirselerdi, bu daha mı çok dokunurdu bana, bilemedim. Tüm bunları düşünürken ineceğim durağı kaaçırdığımı neden sonra fark edip, telaşla otobüsten indim.

Eve doğru yürürken boğazım yanıyordu. Soğuk almış olmalıyım. Gider gitmez bir şeyler atıştırıp, kendime ıhlamur kaynattım. Kanepeye boylamasına kurulup, ıhlamur bardağını elime aldım. Yarılamışken, boş kalan kısmının hafiften soğuduğunu anlayınca bardağın ağzında işaret parmağımla daireler çizmeye başladım. Ritmi hiç bozmadan-bunu bir defa yakaladınız mı ekstradan gayret sarfetmeniz gerekmiyordu-üçyüzseksenüç kez daire çizdim. Olmuyordu. Kafam yine o boş sandalyelere takılıyordu ne yapsam. O an aklıma ertesi gün işe gitmeme fikri geldi birden. Zaten üzerimde bir kırgınlık da vardı. Benim varlığımı elbet hatırlayacaktı birileri. “Kardeşim nerdesin be Eyüp?” diye soracaktı elbet Osman abi yahut şef. “Telefonları niye açmıyorsun güzel kardeşim? En az yirmi defa aradım” diyecekti muhtemelen. Ben de fırsattan istifade, o boş sandalyelerin koordinatları mevzuunu açardım böylece. Enine boyuna düşündüm; evet en iyisi ertesi gün işe gitmemekti. Bu kararla birlikte işaret parmağımı yeniden hâlâ elimde tuttuğum bardağın ağzına götürüp onyedi daire daha çizdim. Dedim ya, yuvarlak rakamları seviyordum.

Yılların verdiği alışkanlık işte. Yine aynı saatte uyandım. Fakat yataktan çıkmamak için birkaç saat direndim. Babamın öldüğü zaman işe gitmediğim hafta dışında, herhangi bir salı gününü bu saatte evde, hele de yatakta geçirdiğim ilk gündü neredeyse. Yıllık izinlerim birikmişti, en son seksen gündü galiba. Esasen çoktan yüz’e tamamlardım ama, zamanaşımına uğradığı için eski birikmişlerim yanmıştı. Saat onbiri çeyrek geçiyordu ve telefonum çalmamıştı. “belki de kırkbeş dakika sonra verilecek yemek arasından sonra aramayı düşünmüştür şef” diye geçti aklımdan. Ya da ne bileyim Her Mevsim Vişne’ye aramasını söylemiştir de, o rujunu tazeleyip gelince ararım diye düşünüp, sonra da unutmuştur.

Buna benzer tam dört gün geçti. İş bakımından hafta bitmişti. Günlerden cumaydı, saat ise tam 17:00. Tek bir arayan soran yoktu. Haftasonu ile birlikte zaten resmi olarak izinliydim. Oldu mu sana altı gün! İşe Pazartesi dönmeli miydim? Yoksa birkaç gün daha beklemeli mi? Beklemeye karar verdim neticede.

Aradan geçen günlerin sayısı tastamam on olmuştu. Buna rağmen yine de “Nerdesin kardeşim Eyüp?” diye sorulmadı. Yokluğumu da kimse fark etmemişti, bundan ne kadar kaçabilirdim! Perşembe gecesi; yani işe gitmeyişimin üzerinden tam on gün devrildiği gece, cuma sabahı mesaiye başlamak için gömleğimi ütüledim. Ayakkabıları fırçalama işini sabaha bırktım. Ne de olsa olması gerekenden bile erken kalkıyordum son bir haftadır. Çok geçmeden yattım. Uykuya dalmadan önce aklımdaki son şey, o sandalyelerin hala benim masama dayanık halde durup durmadıklarıydı.

Biraz çalıştığım binanın arka cephesindeki parkta, biraz da ikinci kata çıkan merdivenlerin sahanlığında olmak üzere bilerek oyalandım. Ofise herkesten önce gitmek istemiyordum. Eğer böyle olursa, kapıdan girdiğimde birilerinin yüz ifadelerini görme şansı bulamazdım. Fakat daha fazla beklemedim. Acele de mıymıntı da olmayan adımlarla merdivenleri çıktım ve kapıyı açtım. Bir yandan ellerindekiyle meşguldü herkes, diğer yandan ateşli ateşli bir tartışma sürmekteydi aralarında. Odanın tüm pencereleri açıktı ve herbirinin dilinde bir “koku” lafıdır gidiyordu. “Tam on gündür birader” diyordu az önce konuşanı onaylayarak Osman abi; “tam on gündür bu ne gitmez, bu ne acayip kokudur birader!” Şef de kenarına tünediği masasından: “Beşyüz kere söyledik güzel kardeşim, çekmecelere akar-kokar şeyler koymayalım dedik…” şeklinde başlamıştı ki söze, Her Mevsim Vişne “Ama şefim” diye aldı sazı eline; “hepsini kontrol ettim tek tek!” böylece tartışmanın alevi bir parça hafifledi. Doğruca geçip koltuğuma gömüldüm. O sıra dışarda olan Soldan Sağa Beş Harf girdi içeri elinde bir gazete ve kulağının arkasında her zamanki kalemiyle: “Ooo beyler! Gözümüz aydın! Koku gitmiş yahu!” deyince keyfim iyiden iyiye yerine geldi. “Hakikaten birader” karşılığını verdi Osman abi; “Hakikaten birader, ben de almıyorum bak şimdi. O ne acayip bir kokuydu öyle!” Demek varlığımın değilse bile, yokluğumun farkındalardı. Yokluğumun acayip kokusuydu işte bu koku. İki kere ikinin dört ettiği kadar böyleydi. Masamın önündeki boş sandalyeyi hafifçe öne itip kalorifer peteğine doğru yürüdüm.

İşe döndüğüm için pişman değildim. Hem evimin penceresi dar sokağın yokuşuna bakıyordu. Ne bir taksi geçerdi gün boyu, ne de bir yaya geçidi vardı. Altmışiki taksi saymıştım işe geleli beri. Bunlar plakalarındaki rakamları toplayınca yuvarlak bir sayıya ulaştıklarımdı. Üstüste Dizilmiş Kitaplarla Dolu Rafa Benzeyen Enseli Adam’ın gelmesi ve tam masamın önüne oturması dahi umrumda değildi. Otuzsekiz tane daha taksi geçmesini bekledim.

İma C. Özkan

Yorumlar